OBSESYONUN DİNAMİKLERİ (Bir Anne Kendi Çocuğunu Öldürmek İster mi?)

Bıçak
Bir Anne Kendi Çocuğunu Öldürmek İster Mi?
Doğan Şahin 

“Bıçaklardan korkuyorum!”
“Evdeki tüm bıçakları kaldırdım, ancak öyle rahat edebiliyorum.”
20 yıl önce bu yakınmayla başvuran bir hastam olmuştu. Kendisini bir buçuk yıla yakın bir süre izledim. Aşağıda onun (kimlik bilgileri tanınmasını engelleyecek ölçüde değiştirilmiş) hikâyesinin bir özetini okuyacaksınız.
30’lu yaşların başlarında, biri 7, diğeri 4,5 yaşında iki oğlu olan, 8 yıllık evli bir hanımdı. Çalışmıyordu. Hollanda’da muhasebe ile ilgili 2 yıllık bir üniversite eğitimi almıştı.   Eşi kendisinde 4 yaş büyüktü ve uluslararsı bir firmada çalışıyordu. İstanbul’da güvenlikli bir sitede yaşıyorlardı. Kendi ailesi Hollanda’daydı.
Yakınması dolayısıyla biraz tedirgin ve kaygılı olmakla beraber, sakin mizaçlı, kendisini düzgün ifade edebilen, yaşında gösteren, modern kıyafetli ve nazik bir hanımdı. Görüşmelere zamanında geliyor, çerçeveye ve kurallara uyumlu davranıyordu.
Nasıl bir insan olduğuna dair soruma “dürüst, iyilik yapmayı seven, kimse hakkında kötü düşünmemeye çalışan, düzenli, çalışkan, sorumluluk sahibi biriyim” diye cevap vermişti. Yakınması dolayısıyla evde yemek yapamadığı ve sorumluluğunu yerine getiremediği için kendisini kötü hissediyor, “acaba iyi bir anne değil miyim?” diye kuşku duyuyordu.
Yakınmanın öyküsü:
Bıçaklardan korkmaya bir yıl önce başlamış, korkusunun giderek artması üzerinde evdeki tüm bıçakları kaldırmış, son 2 aydır evde küçük bir meyve bıçağı bile bırakmamış. Bu yüzden yemek de yapamıyor, yemekleri dışarıdan sipariş ediyormuş.
Bu durumun kendiliğinden geçmediğini görmesi;  evde yemek yapılmamasının yarattığı zorluklar ve bunun yol açtığı ekonomik yükün sürdürülemeyeceğini düşünmesi nedeniyle bir psikiyatra başvurmaya karar vermiş.
Tıbbi, psikiyatrik özgeçmiş ve soy geçmiş:
Daha önce geçirdiği tıbbi veya psikiyatrik bir hastalık bulunmamaktaydı. Ailede annesinin zaman zaman depresyon nedeniyle ilaç kullanması öyküsü dışında önemli bir psikiyatrik hastalık öyküsü yoktu.
Kısa yaşam öyküsü:
Hasta Hollanda’da 6 çocuklu bir ailenin 2. Çocuğu olarak doğmuş. Kendisinden 2 yaş büyük bir abisi, 2 yaş, 5 ve 6 yaş küçük kız kardeşleri ve 8 yaş küçük bir erkek kardeşi vardı.
Babası Hollanda’da teknisyen olarak çalışıyor, annesi çocuklara bakıyormuş ancak biraz büyüdükten sonra, kendisi de kendisinden küçük kardeşlerinin bakımında annesine yardım etmeye başlamış.Evde cinsiyetler arası ayırımın belirgin olduğunu, kadınların erkeklere hizmet ettiği bir işbölümünün bulunduğunu, abisinin ve babasının evde hiçbir iş yapmadıklarını, sadece emirler yağdırdıklarını;  annesi ile kendisinin sürekli, zaman zaman aşağılama boyutuna varan direktifler altında bu işleri yapmaya çalıştıklarını söylüyordu.

Okula başladıktan sonra ev işlerinden okulda olduğu vakitlerde kurtulduğuna sevindiğini ama annesini yalnız bıraktığı için de üzüldüğünü söylüyordu. Okulun kendisini bu hayattan kurtaracağını düşünüyor ve şöyle diyormuş:  “Devamlı okumak, daha çok okumak en iyisi olacak.” 

Eve daha geç gitmek için, çeşitli etkinliklere katılmak istese de çoğuna ailesi izin vermediğinden   katılamazmış, yalnızca hocası da kadın ve sadece kız öğrencilerden oluşuyor diye voleybol takımı çalışmalarına gitmesine izin verilmiş.İlkokulu Hollandalı ve Türk öğrencilerin olduğu bir okulda okumuş.   Dilinin çok iyi olmaması dolayısıyla çok rahat edemediğini ama diğer Türk çocukları gibi sadece Türklerle arkadaşlık etmek istemediğini, Hollandalıların arasına da karışmaya çalıştığını ve epeyce Türk olmayan  arkadaşı olduğunu da belirtti. Akademik olarak başarılı ve çalışkan bir öğrenciymiş ve okul başarısını hayatını kurtaracak tek şey olarak gördüğü için, evde bir yandan annesine yardım etse ve kardeşlerine bakmak durumunda kalsa da derslerini ihmal etmemeye çalışıyormuş.

Daha sonraki yıllarda birçok Türk’e önerildiği gibi meslek lisesine yönlendirilmiş, üniversite mezunu ve doktor, avukat gibi belli bir meslek sahibi olmak istemesine rağmen meslek lisesinden sonra ancak 2 yıllık bir üniversite eğitimi alma olanağı olmuş.
Çocukluğundan beri, hep annesi gibi olmayacağına dair kendisine söz vermiş.  “Annem gibi erkenden evlenip, çocuk yapıp, sadece çocuklara bakarak ömrümü heder etmeyeceğim” dermiş.
Ergenlikten sonra da en iyisinin bir Avrupalı ile evlenip, eşitlikçi, ev işlerinin birlikte yapıldığı modern bir aile oluşturmak olduğuna karar vermiş. Ayrıca evlenince öyle evde oturan bir çift olmayacak, dünya turuna çıkacakmış. Bütün dünyayı gezecek, her yeri görecekmiş. Çocuk da ancak yeterince gezip eğlendikten sonra yapacakmış.
Nitekim üniversite yıllarında bir Hollandalı genç ile tanışmış, görüşmeye başlamışlar, gerçekten kendi babasına göre oldukça demokrat ve anlayışlı biriymiş. Kedisini kısıtlamaya çalışmıyor, kıyafetlerine karışmıyor ve özgür bırakıyormuş. Aradığı insanın bu olduğuna karar vermiş ve kendisine evlilik teklif etmesi için dua etmiş.
Okulu bitirmeye yakın, duası kabul olmuş. Erkek arkadaşı kendisine evlilik teklif etmiş ve okulu bitirdikten kısa bir süre sonra da evlenmişler. Evliliğine ailesi çok olumlu yaklaşmasa da itiraz da etmemişler.
Sonbaharda evlenmişler ve her şey istediği gibiymiş. Çok mutlu olduğunu  ve o mutluluk içinde eşiyle yazın çıkacakları uzun bir tatilin planlarını yaptıklarını anımsadığını söylüyordu. Gidecekleri yerleri belirlemiş, rezervasyonlar yaptırmışlar. Her şeyin hazır olup, tatilin gelmesini beklerken, birkaç ay sonra hamile kaldığını fark etmiş.
Yazın doğum olacağı için çocuğu aldırıp aldırmamak konusunda tereddüt etse de bebeğe kıyamamış ve geziyi iptal edip doğurmaya karar vermiş. Nasılsa yazın doğum yapacağı için de bir işe başlamamış. Eşi bir şirkette çalışıyor kendisi de ev işleri ile ilgileniyor ve sık sık annesine gidiyormuş. Çocuğu doğduktan sonra vaktini neredeyse tamamen çocuğu ile  geçirmeye başlamış ama aklında daima çocuğu biraz büyüdüğünde bazen hep beraber, bazen eşiyle baş başa yapacakları tatiller, yurt dışı gezilerin hayali varmış.
Çocuğu 3 yaşına geldiğinde artık gezebileceklerini düşünmeye başlamış ve gezilecek yerleri incelemeye, tur bakmaya, bunları eşiyle konuşmaya başlamış. Bir iki seçeneğe indirdiklerinde  gene hamile kaldığını fark etmiş. Bu sefer çocuğu doğurup doğurmamak konusunda çok daha fazla kararsızlıklar yaşamış. Dikkat etmediği için kendisini suçlamış ve sonunda kendi dikkatsizliğinin yol açtığı bir durumu bir bebeği yok ederek çözmesinin ahlaki olmayacağını düşünüp, sorumluluğu üstlenerek doğum yapmaya karar vermiş.
Bundan sonra eşinin çalıştığı şirket Türkiye de çalışmasını önermiş, beraber değerlendirip teklifi kabul etmişler ve Türkiye’ye taşınmışlar. Ailesi  Hollanda’da kaldığı ve akrabaları da başka şehirde olduğu için İstanbul’da kendisini yalnız hissetmiş. Eşi işe gidip geliyor diğer vakitlerde beraber çocuklarla vakit geçiriyorlarmış.
Şikâyetinin ortaya çıkışı:Eşinin Türkiye’deki  arkadaşlarının akşam yemeğine misafir geldiği bir gün, misafirlere ikram etmek üzere meyve soyarken; oğlanlardan biri ödevine yardım etmesi, diğeri de kendisiyle oynaması için çekiştirirken, misafirleri de  bu yaz gidecekleri Güney Amerika turu hakkında konuşuyorlarmış. Birden elindeki bıçaktan rahatsız olmuş ve elinden bırakmış.

O anda tam olarak ne hissettiğini tanımlayamadığını ama bir tuhaf hissettiğini, sanki kendisinin yapamadığı bir şeyleri arkadaşlarının yapıyor olmasından mutlu olduğunu, onlar adına sevinç duyduğunu ama bir rahatsızlık da hissettiğini fakat adlandıramadığını söylemişti.Ancak misafirler gittikten sonra mutfağı toparlarken bıçakları bulaşık makinesine kaldıracağı sırada bir korku hissettiğini ilk kez o gece bıçaklardan korkmaya başladığını hatırladığını söylemekteydi.
Ertesi sabah bulaşık makinesini boşaltırken, bıçakları eline aldığında aklına, ya elinden bir kaza çıkarsa, ya elinden düşüp birine zarar verirse diye bir endişe gelmiş.

Terapi süreci:
İlaç kullanmak istemiyordu, benim de ilaç kullanmaya pek hevesim yoktu zaten.Bir yıldan biraz uzun süren terapisinde önce obsesyonu üzerinde konuştuk. Yavaş yavaş aslında bıçakla ilgili korkusunun çocuklarla ilgili olduğunu anlamaya başladık. Asıl korkusu bıçakların çocuklara zarar vermesiydi. Hatta kendisinin kazara bıçakla çocuklara zarar vermesiydi. Gerçek korkusu şu idi :  “Ya kontrolümü kaybeder de çocuklara bıçak saplarsam? “

Daha sonraki dönemde hayatını nasıl yaşamak isteyip, nasıl yaşadığı ve bunların kendisine neler hissettirmekte olduğu hakkında konuştuk. Annesine benzememek için yeminler etmişken, onun gibi yaşamamayı neredeyse tek gayesi olarak belirlemişken nasıl olup da bir benzer hayat kurmuş olduğu gerçeği ile yüzleşmesi, bu konuda yaptığı inkârları bırakıp açıkça bunun farkına varması zor oldu. Ancak kendini tanımaya gayret eden, psikolojik düşünme yeteneği fazla ve oldukça cesur bir kadındı.
Eşine yönelik ambivalansını fark etmesi de çok uzun zaman almadı. Başlangıçta eşinin çocukların bakılması işini daha çok kendisine bırakmasını, bir türlü hayal ettiği tatillere gidememelerini, çalışmak istediği her seferinde çocuklar biraz daha büyüsün demesini çeşitli biçimlerde rasyonalize eder ve haklı bulurken yavaş yavaş, eşine kızgınlıklarını ve hayal kırıklıklarını fark etmeye başladı. Fark ettikçe de bunları eşiyle konuşup, değişiklikler sağladı. Eşi kendisine daha çok destek olmaya başladığı gibi bazı hafta sonu günleri çocuklarla ilgilenip, hastanın yapmak istediği şeyler için zamanının olmasını da sağladı.
Hastanın en zorlandığı şey çocuklarıyla ilgili ambivalansıydı. Onları sevdiğinin ve kendisi için ne kadar kıymetli olduklarının farkındaydı ancak onlara aynı zamanda kızgınlık duyduğunu, hele onları kendi yaşamak istediği hayata engel olan. hayalini kurduğu hayatla aralarına giren varlıklar olarak da gördüğünü en geç fark etti.Hasta aslında çocuklara duyduğu ama bastırdığı öfkenin, onları kazara öldürmekten korkmak gibi bir semptoma neden olduğunu anladığında semptomu da iyileşti.

Ancak bundan sonra da terapisine bir müddet devam ettik. Bu süreçte, önce çocukların bakımı ve ev işleri için belli günler bir yardımcı gelmesini sağladı, bilgisayar kursuna başladı ve sokak çocuklarına yardım eden bir dernekte yarı profesyonel olarak çalışmaya başladı.
Hastanın semptomlarının tamamen geçmesi ve hayatını daha arzu ettiği gibi şekillendirmeye başlaması ile, eşinin tayinin yeniden Hollanda’ya çıkması aynı tarihlere geldi.
Tayinlerinin çıkıp gidecek olmaları, annesiyle ilişkisindeki ambivalansı çalışmamıza fırsat tanımadı. Hayatının gayesini, annesi gibi sadece çocuk bakarak yaşayan bir ev kadını olmamak olarak benimsemişken, nasıl olup da aynı hayatı kurmuş olduğu, bunun kendisi açısından dinamikleri üzerinde pek çalışmamış olduk. Annesinden farklı ve daha mutlu bir yaşam sürecek olmanın, annesine karşı ayıp etmekmiş gibi geldiğini birkaç kez söylemişti. Ama annesini geçmek, annesinden daha güzel bir hayat kurmanın bir suçluluğa da yol açtığını ve belki de bunun ödipal bir rekabetten kaynaklandığını inceleyememiştik. Hasta son durumda bile annesinden farklı bir hayat kurma konusunda o kadar adım atmış, çalışmaya başlamış, eşinin yardımını sağlamışken, bir yandan da annesinden çok daha fazla çocuğa bakmak üzere, sokak çocuklarına bakan bir vakıfta çalışmaya başlamış. Annesinden ayrı bir hayat kurayım derken, bunu birçok açıdan gerçekleştirmiş olsa da  başka bir bakımdan gene annesinin benzeri bir hayat kurmuştu.  Ayrıca annesini oldukça olumlu, babasını ise daha çok olumsuz olarak tanımlayıp, hep böyle anmasının, anneye toz kondurmamasının babaya olan ilgisinin ve bu yüzden anneyle yapılan rekabetin inkâr edilme çabası olup olmadığını da çalışmaya fırsatımız olmadı. 
Sonuçta şikâyetleri geçmiş, rahatlamış ve mutluydu ve zaten taşınacaklardı da.  Bir süre sonra terapiyi sonlandırdık ve Hollanda’ya göçtüler. O tarihten beri kendisinden bir haber almadım.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*