İNSANLAR FALA VE BÜYÜYE NEDEN İNANIR?

FAL VE BÜYÜNÜN PSİKOLOJİK KÖKENLERİ

 

Doğan Şahin

 

TÜM GÜÇLÜLÜK

Bebek, ne zaman neye ihtiyacı olsa annesinin o anda onu hazır etmesi; duygularını hissedip anında bunlara eş duyumsal yanıtlar vermesi sayesinde, kendisini her şeye kadir, tüm güçlü bir varlık olarak algılar. Öyle ya, acıkıyor, anıda meme geliyor; üşüyor, hemen sarmalanıyor; altına yapıyor, hemen değiştiriliyor… Her şey tam da onun istediği anda tam da onun istediği gibi oluyor. Bu böyle sürdüğü müddetçe tüm dünya emrindeymiş, her şey ona bağlıymış gibi algılar. Hatta annesinin bağımsız, ayrı bir varlık olduğunun bile farkında değildir tam olarak. Bebeğin kendisini tüm güçlü hissetmesi yeterince iyi bir annenin varlığında sağlıklı gelişimin doğal bir sonucudur ve yaşamın ilk 6 ayında daha belirgindir.

Anne her zaman bebeğin ihtiyaçlarını tam zamanında karşılayamaz ya da bazen çocuğun ihtiyacını yanlış anlar. Bu durumlarda çocuğun tüm güçlülük duygusunda sarsılmalar olur ama yeterince iyi bir anne varsa annenin eş duyumsal yanıtları ile bebeğin tüm güçlülük algısı yeniden kurulur. Ancak bu krallık ilelebet devam etmeyecek; yavaş yavaş gerçeklik kavranacak, ayaklar yere inecektir…

 

TÜM GÜÇLÜLÜĞÜN YİTİRİLMESİ

Bebek büyüdükçe anne tüm dikkatini bebeğe vermeyi azaltır, anne veya bakım verenler her şeyi anında takip edip çocuğun her ihtiyacını anında karşılayamaz olurlar. Bebek yavaş yavaş farkına varır ki, anne kendi başına bir varlıktır ve sadece onun isteklerine göre davranan biri değildir. Hatta annesi kendisine bağlı da değildir, tam tersine kendisi annesine muhtaçtır.

Çocuk bir yaşını doldurduktan sonra bırakın her isteğini her an karşılanmasını aksine çocuğun kimi isteklerinin karşılanmaması söz konusu olmaya ve hatta bu yetmiyormuş gibi annenin de çocuktan talepleri olmaya başlar. Birçok durumda çocuğun istekleri ile annenin istekleri uyuşmaz. Diyelim çocuk sabah reçel ve kek yemek istiyordur ama annesi daha yararlı diye yumurta ve peynir yemesinde ısrar eder.

Öte yandan çocuk yaşamının birinci yılını bitirdiğinde anal mukozanın sinir sisteminin gelişimine paralel olarak hassasiyet kazanmasından dolayı dışkılamaktan çok keyif almaya başlar.  Anal zevk yaşamın daha erken dönemlerinde de vardır ancak dışkılama sırasında alınan anal haz, yaşamın ikinci yılında daha belirgin hale gelir. Çocuk kısa sürede dışkının hacmi ile aldığı zevk arasında doğru bir orantı olduğunu, yani dışkıyı biriktirip boşalttığında daha çok zevk verdiğini keşfeder.

Çocuğun dışkısını ne zaman yapacağı meselesi, çocuğa tuvalet eğitimi vermeye çalışan annesi ile arasında bir çatışma alanı yaratır. Çocuk dışkısını biriktirip en çok haz alacağı zamanda yapmak isterken, anne çocuğa tuvalet eğitimi vermek istediği için çocuktan dışkısını düzenli zamanlarda yapmasını bekler.  Böylelikle büyüklerin kuralları ile çocuğun zevki arasında bir çatışma başlar. Çocuktaki bu haz ile kurallar arasındaki çatışmanın nasıl çözümleneceği hayatı boyunca kişiliğinde kalıcı izler bırakacaktır. Çocuğun içsel çatışması sadece “hazzının sesini mi kuralları mı?” dinlemek arasında değildir. Çocuk aynı zamanda kendi tercihini yaptığında onaylanmamaktan ve annenin sevgisini yitirmekten de korkar.

Özerkliğe karşı suçluluk ve boyun eğme

Çocuğun bu çatışmayı nasıl çözeceği, ileride kendi istedikleri doğrultusunda mı davranmayı tercih edeceği yoksa annenin sevgisini kaybetmekten korkup anneye ve otoriteye boyun eğmek durumunda mı kalacağını belirleyecektir. Annenin ve babanın çocuğa karşı tutumları çocuğun hangi oranda özerkliğine, bireyselliğine sahip çıkan biri hangi oranda otoriteye boyun eğip bekleneni yapmaya çalışan biri olacağını belirleyecektir. Ya özgürce kendi istekleri arzuları doğrultusunda davranabilen biri olacak ya da sürekli el ne der diye endişe edip kendi hayatını değil kendisinden beklenen hayatı yaşayan biri olacaktır. Elbette insanların çoğunda bu iki uçtan biri olmaz, belli oranda özerklik belli oranda da suçluluk duygusu ile boyun eğme davranışı ortaya çıkar.

TÜM GÜÇLÜLÜĞÜ YENİDEN KURMA ÇABASI

Çocuk dışkısını tutabilmesini sağlayan anal kaslarını kontrol edebilme yeteneği kazandıkça yeniden kendisini güçlü hissetmeye başlar. Bebekken sahip olup da yitirdiği tüm güçlülük duygusu yeniden kazanılmış gibi olur.  Annenin isteğine karşı durabilme imkânı bulmuş ve kendi bedeni üzerinde kontrol kazanmıştır. Ebeveynler ve çocuk arasındaki güç ilişkisinde çocuk güçlü bir silah elde etmiştir. Annenin tüm ısrarlarına rağmen dışkısını ne zaman yapacağı çocuğun kendisine kalmıştır.

Annenin denetleyemediği bu durum çocuğun kendini yeniden tüm güçlü gibi hissetmesine neden olsa da annesinin sevgisini kaybetmekten korkan çocuk eninde sonunda anneye boyun eğer ve büyükler dünyasındaki zayıflığını kabul etmek zorunda kalır. Fakat bu yavaş yavaş olur ve uzunca bir zaman çocuk bunu kabullenmek istemez.

Sadece ne zaman nereye dışkılayabileceği konusunda da değil, anne ne zaman ne yiyeceği ne giyeceği ne zaman uyuyacağı gibi birçok konuda çocuk üzerinde egemenlik kurar ve ona kuralları öğretir.  Ayrıca çocuk birçok şeyi yapamadığını, büyüklerin yapıp ettiği birçok şeyi beceremediğini ya da gücünün yetmediğini fark eder. Kendisini olmak istediğinin tam tersine, zayıf ve çaresiz olarak algılamaya başlar.

Çocuk giderek kendi zayıflığı ve biçareliği ile tekrar tekrar karşılaşır. Kendini güçlü hissedebilmek ve yitirdiği tüm güçlülük duygusunu yeniden kurabilmek için de her şeyi yapabileceğini iddia eder ve yalan söyler. Ancak bu yalanların gerçekten yalan olduğunu tam olarak bilmez. Mesela tek eliyle bir kamyonu kaldırabileceğini iddia ettiğinde bu açık bir yalan değildir. Böyle olmasını istemektedir ve böyle olmasını istediği için de böyle olabileceğine inanmaktadır. Nasıl ki tüm güçlü hissederken ne isterse oluyordu, neye ihtiyacı varsa adeta kendiliğinden gerçekleşiyorduysa şimdi de öyle olmasını istediği için öyle olacağını zanneder.

ZAYIFLIĞIN İNKARI OLARAK SİHİR, BÜYÜ VE FAL

Çocuk zayıflığına karşı bir inkâr biçimi olarak her şeyi yapabileceğine yeniden inanmak ister ama bu gerçeklikle bağdaşmaz. O zaman çaresizliğini gidermek için büyüsel düşünceye başvurur. İddiacılığı ile gerçeklik arasındaki farkı büyüsel düşünceyle kapatır. Birçok şeyin dilediğinde gerçekleşebileceğini düşünür. Çocuk düşündüğü ya da arzu ettiği şeylerin gerçekten olduğunu ya da olacağını da düşünür. Bazı sözcüklere veya ritüellere sihirli bir güç atfederek o sayede dünyayı kontrol edebileceğine kendisini inandırır.

Freud bireyin kişisel gelişimi ile insanlığın tarihsel gelişimi arasında bazı paralellikler olduğunu söylemiştir. Nasıl ki insanlar, yağmurun nasıl oluştuğunu, mevsimlerin nasıl gerçekleştiğini, yıldırımın nasıl meydana geldiğini, depremlerin nasıl ortaya çıktığını bilmedikleri zaman çeşitli doğa olaylarını büyü yoluyla kontrol etmeye çalıştılarsa, çocuk da karşısında zayıf hissettiği nesneler dünyasını büyü yoluyla kontrol ettiğine inanarak zayıflık duygusundan kurtulmaya çalışır.

Şeyhinin depremi durduğuna inanan müritler

Çaresizce yağmurun yağmasını beklemek yerine dua ederse yağdıracağını düşünmek ya da şöyle veya böyle davrandığında depremin olmayacağına, salgınların ortaya çıkmayacağına inanmak, hiçbir şey yapamadığını kabul etse hissedeceği büyük çaresizlik yerine yalan da olsa bir güçlülük duygusu verir. Ancak bu çürük dayanak günlük yaşamla sürekli sınanmaya dayanamayacağı için bu iş özel görevlilere aktarılmış, büyücüler, şamanlar ortaya çıkmıştır.  Bireyler yerine sihir, büyü yapabildiği ve doğa üstü güçleri olduğuna inanılan özel kişiler bu işleri yaptıklarından bireylerin denetleme ve çalışmadığını görme riski de ortadan kalkmış, efsane ve mitlerle insanlık bu çaresizliğinin üstünü örtebilmiştir. İnsan kendisinin depremi yatıştırmayacağını bilir ve denediğinde de başaramadığını görür, ama şeyhinin bunu yaptığına ve isterse gene yapabilecek olduğuna inanmak tam bir çaresizlikten çok daha iyidir.   İşte bu dönemdeki çocuğun yaptığı aşağı yukarı buna benzer bir şeydir. Ancak kendi özel büyücüsü olmadığı için kendi kendisinin büyücüsü ve falcısı olmak durumunda kalmıştır.

İşte fala inanma ama falsız da kalma tam da bu ruh halini anlatan bir ifadedir. Sarı bir araba geçerse, sınavdan iyi not alacağını düşünmek, papatya yapraklarının tek veya çift oluşuna göre birinin kendisini sevip sevmediğini anladığını düşünmek, tahtaya 3 kere vurursa bir kötülüğü engelleyebileceğini düşünmek hep bu çocukluk döneminin düşünce biçimlerinin devam ettiğinin göstergeleridir.

Çocuk sadece zayıflık duygusuna karşı değil aynı zamanda kendi çeşitli saldırgan ve istenmeyen arzularına karşı da büyüsel düşüncelerle başa çıkmaya çalışır. Mesela terlikleri belli bir biçimde koyarsa babasının ölmesini engelleyebileceğine inanır. Babası ölmesin diye terlikleri belli bir biçimde dizer ve kimsenin onları bozmasını istemez.

Bu dönemdeki çocuğun zayıflıkları ve istenmeyen duyguları ile baş etmek için büyüsel düşüncelere baş vurması doğaldır. Ancak bu döneme fikse olmuş kişiler, aslında bu düşüncenin saçma olduğun bilseler bile doğa ve dünya karşısındaki zayıflıklarını kabul edemediklerinden çocuksu büyüsel düşünceyi sürdürürler. Mesela bazı sözleri tekrar ederek ya da tahtaya vurarak ya da çeşitli törenler yaparak doğa üstü güçleri harekete geçirebilecekleri ya da yönlendirebileceklerine inanmak isterler. Böylesi ritüellerle dış gerçeği değiştirmeye çalışırlar. Akıl yoluyla değerlendirdiklerinde saçma gelse de içlerinde bir şey onları böyle düşünmeye sevk eder.

İnsanın bu dönemdeki zayıflığını telafi için kurduğu bu psikolojik savunmalar, özellikle bu döneme fikse olmuş bireylerde olmak üzere toplum tarafından da çeşitli kurumlar aracılığı ile sürdürülür. Her gün sabah uyanında gazetede ya da artık internet sitelerinde burç falını okuyan insanlar için büyük bir sektör söz konusudur. Falcılar, medyumlar, cinci hocalar bilimin bunların boş inançlar olduğunu göstermiş olmasına rağmen hala rağbet görebilmekte, ciddi gazetelerde bile fal köşeleri yayınlanabilmektedir.

OBSESYON VE KOMPÜLSİYONLARIN BÜYÜSEL DÜŞÜNCE İLE İLİŞKİSİ

Obsesyon ve kompulsiyonların da büyüsel düşünme ile ilişkisi vardır. Obsesyon ve kompilasyonlarda sanki başka bir güç egonun yönetimini engellemekte ve ego ruhsal yapı üzerinde kontrol sağlayamamaktadır. Ego gücünü kendi yargısı ile çelişen daha güçlü bir kuvvetin emrine göre gerçekleştirmektedir. Belli şeyleri düşünmek, yapmak zorundadır, aksi takdirde kendisini korkunç tehditler karşısında hissetmektedir.

Obsesyonel fikirler, kişinin iradesi dışında aklına gelen rahatsız edici düşüncelerdir.  “Ellerin kirli”, “annenin ölümüne neden olacaksın”, “Allah kötüdür” gibi kişiyi son derece rahatsız eden, zihninden uzaklaştırmak için elinden geleni yapmasına karşın, sürekli beynini işgal eden takıntılı fikirlerdir. Kişi kendisini büyük bir ıstırap içinde hisseder ama bu düşüncelerin zihnine dolmasına karşı bir şey yapamaz.

Bu düşüncelerin egonun tüm çabasına karşın zihni sürekli meşgul etmesi, çağrışımsal olarak bağlantılı oldukları ve bastırılmış bulunan dürtüsel fikirlere bağlıdır. Obsesyonları yaratan dinamikler başta agresyon olmak üzere bilince çıkılmasına izin verilmeyen arzulardır.

Söz gelimi çocuk annesine öfke duyuyor olabilir. Ancak anneye kızmak ya da olumsuz bir duygu beslemek ego tarafından kabul edilemediğinden çoğunlukla hissedilmesine dahi izin verilmeden bastırılır. Bilinçdışına itilen arzu anne çocuk ilişkisindeki sorunlara bağlı olarak güçlenebilir ve bilinci zorlamaya başlayabilir. Bilinçdışı arzu ancak korkuya dönüştürülürse bilince çıkabilir ve başlangıçta arzu edilen şey şimdi bir korku gibi hissedilir: “Ya anneme bir şey olursa?”

Bilinçdışı arzunun kişinin ya da çocuğun belli bir nesneye karşı gerçek ve asıl duygusu olduğu zannedilmesin. Bir çocuk annesine kızabilir ve aynı zamanda da onu çok sevebilir, annesine yönelik kızgınlığını bilinçli olarak yaşayamazsa bastırılan bu duygu, benzer bastırmalarla güçlendikçe daha aşırı arzulara dönüşür ama öte yandan çocuk annesini sevmeye devam eder. Keza erişkin bir insan da diyelim eşi geciktiğinde nevrotik düzeyde endişeleniyorsa eşine yönelik tek hissinin eşinin ölmesini istemek olduğu söylenemez. Evet, eşine yönelik onun zarar görmesine ilişkin bir arzusu vardır ve bu arzuyu korkuya dönüştürmüştür ama aynı zamanda eşini her şeyden çok seviyor da olabilir. Sadece eşine yönelik agresif dürtülerini bastırıyor ve onları korkuya dönüştürüyordur.

Arzunun korkuya dönüştürülmesi kişiyi kısmen rahatlatır. Arzusunu inkâr etmiş tam aksini hissediyor olmuştur. Korktuğuna göre, birine kötü bir şey olmasını istemiyor tam tersine onlara bir şey olmasın diye çırpınıp duruyordur. Süperego bu durumda vereceği suçluluk duygusunu azaltabilir ve kişi rahatlayabilir ama ya suçluluk duygusu yatışmadığından ya da arzu hala bilince çıkmak için uğraşıyor olduğundan içsel barış tam olarak sağlanamayabilir. Bu durumda büyüsel ritüeller devreye girer. Bu ritüeller arzunun ikinci kez yeniden inkâr edilmesi anlamına gelir.

Kompülsiyonlar korkunun bilinçdışı anlamını geri alma ya da onunu etkisini ortadan kaldırma çabasıdır. Arzu edilen şeyin ikinci kere inkarına neden olur. Diyelim kişide insanlara zarar vermek gibi bir dürtü olsun, içinden onları kesip doğramak geliyor olsun. Bu arzusunu, bastırıp, korkuya dönüştürür. İnsanlara zarar vermekten, onları kesmekten korkan biri olur. Sık sık aklına “ya bıçağı alır da insanları kesersem” diye bir obsesyon gelir. Bu obsesyon sayesinde arzusunu inkar etmiş ve böyle bir arzusunun olmadığına kendisini ikna etmiş olur. Ama dediğim gibi ya suçluluk duygusu tam olarak yatışmadığından ya da arzu bilince çıkmaya çalıştığı için obsesyona ek olarak kişi bir ritüel yapar. Büyüsel, mistik törenlere benzeyen eylemlerle bu arzuyu bir kez daha inkâr etmiş ya da arzunun eylemini geri almış olur. Mesela en yaygın kompülsiyonlardan biri olan tahtaya vurabilir, ya da kulağını çekebilir. Tahtaya vurarak insanları kesme isteğinin olmadığını ya da öyle bir eylem olmamış olduğunu söylemiş olur.

Bazen de eylemin sonuçlarını doğrudan giderecek ritüeller ortaya çıkar. Diyelim kişi gider ellerini yıkar. Ellerini temizleyerek ellerinde kan olmadığını, kimseyi kesmemiş olduğunu kendisine göstermiş olur. Ya da kestiyse de artık elleri temizdir, olmuş bitmiştir. Fakat arzu ve onun yol açtığı suçluluk duygusu kısa bir süre sonra tekrar içinde belirmeye başlayacağından bu rahatlama kısa sürer ve kişi her on dakikada, on beş dakikada bir kalkıp elini yıkamak zorunda kalır. Tüm bu süreç ve savunmalar bilinçdışı olduğundan, kendisine niye sık sık el yıkadığını sorarsanız da “bilmem, ellerim kirlenmiş gibi geliyor” der.

Aslında bu büyüsel ritüellerle kurtulmak istediği ama kurtulamadığı şey kendi suçluluk duygularıdır. Kendi suçluluk duygularını dışsallaştırarak ve onlara karşı çeşitli ritüeller icat ederek, belli şeyleri yapıp onlardan kurtulacağını umar.  Tıpkı belli bir ritüeli takip ederek ve belli sözleri tekrar ederek yıkandığında veya kutsal su püskürtüldüğünde günahlarından arınacağına ya da artık ona kötülük bulaşmayacağına inanan saf biri gibi…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*