THE WALL: Ne kadar kendi ailemizin ne kadar toplumun ürünüyüz?

THE WALL: Ne kadar kendi ailemizin ne kadar toplumun ürünüyüz?  

Doğan Şahin

GİRİŞ 

Bu filmi ilk seyrettiğimde iyi bir toplumsal eleştiri filmi olduğunu düşünmüştüm. Otuz yıl sonra tekrar izlediğimde bir kişinin ruhsal sorunlarını başarılı bir dışsallaştırma ile toplumsal bir eleştiriye dönüştüren bir film olduğunu düşündüm.     

Bu filmi ilk seyrettiğim vakit, babasını savaşta kaybetmiş yetim bir çocuğun dramı üzerinden çocukları babasız bırakan savaşı ve o savaşa yol açan sistemi eleştiren bir film olduğunu düşünmüştüm. İkinci kez seyrettiğimde bunun yanında babasını kaybettiği için annesinden sağlıklı bir şekilde ayrılamayan ve bireyselleşemeyen bir çocuğun hikayesi olduğunu da gördüm.

Herhangi bir insanın kişiliği üzerinde en fazla iki şey etkili olur. İlki ve daha önemli olanı yakın ilişkileri ve aile dinamikleri, ikincisi ise toplumdur. Ancak toplum, en azından çocuk sosyalleşene kadar çoğunlukla doğrudan etki etmez, ebeveynlerini etkileyerek etki eder. Bu filmde her ikisinin etkileri de gayet iyi anlatılmış. İlk seyrettiğim zaman, o yıllarda hayata daha politik bakıyor olmamın da etkisiyle dikkatimi daha çok toplumsal ve politik etkenler çekmişti. Savaş tüm yıkıcılığı ile öylesine güçlü bir etkendi ki onun etkisi altındaki bireysel hikayeyi çok iyi görememiştim. Bu kez kasten tersini yapacak, daha çok bireysel hikayeye ve psikolojik etkenlere odaklanacağım.

Good by blue sky

Pink’in hikayesi, tıpkı Roger Waters’ın hikayesi gibi 1944 senesinde babasını savaşta kaybetmesi ile başlıyor. Pink o vakitler beş aylık bebek. Babasını kaybetmesi hayatını ve gökyüzünü karartan temel olay olarak şarkıya da adını veriyor. Film de bu şarkıyla (Good by blue sky) ve Pink’in babasını kaybetmesi ile başlıyor. Sonra savaş sahnelerine paralel olarak öğrenci olaylarındaki polis şiddetini görüyoruz. Böylelikle egemenler gökyüzümüzü karartan, dünyayı şiddete ve kötülüğe boğan şeyler olarak boy gösteriyorlar…

Noel Baba’nın hediye getirmediği küçük çocuk

Noel Baba’nın hediye getirmediği çocuk olmak, babasız olmak anlamına da gelmektedir. Babanın getireceği sevinçten, nimetlerden ve toplumun uyumlu bir parçası olmaktan yoksunluğu, dolayısıyla dışlanmışlığı anlatmaktadır. Öte yandan bu yoksunluğun ve onun yarattığı dışlanmışlığın farkına varmak bir aydınlanma potansiyeli taşır. Noel Baba’nın olmadığını idrak etme, diğerlerinden farklı düşünmenin, onlarla aynı masalı paylaşmamanın yarattığı farklılığı ortaya çıkarır.   

Noel’de hediye almamak Pink’in hikayesi içinde belki de babasının himayesinden yoksun kaldığı için öldürülen ve bu sayede bireyselliğini kazanarak yeniden doğan özgün bir İsa yorumu olarak da ele alınabilir. Ancak senaristin veya yönetmenin bilinçli olarak böyle bir yorum yapmak istediklerini sanmıyorum. Bu durum bilinçdışı malzemenin farkına varmadan filme sızması biçiminde ortaya çıkmış olabilir.

Poems! Everybody

Pink’in ilk isyan girişimi babasından kalan mermileri tren raylarında arkadaşlarıyla patlatması biçiminde ortaya çıkıyor. Bu sahnede kullanılan öğeler olan tren ve demir yollarının, mevcut düzeni, onun işleyişini ve gücünü temsil etiğini söyleyebiliriz. Mermiler ise mevcut düzene karşı onun araçlarıyla karşı çıkmanın bir biçimi gibi görünüyor. Düzenin sağlayıcısı ve bir başka formu olan eğitim, çocukların tornadan geçirildiği özgünlüklerinin yok edildiği, ilgi ve hevesleriyle bir zaafmış gibi alay edilerek ortadan kaldırıldığı bir kurum olarak tanımlanıyor. Bu kurumun öğretmenler de dâhil herkesi kuşatan duvarlardan biri olduğu anlatılıyor. Filmle ilgili yukarıda söz ettiğim temel sorunlar bu bölüm için de geçerlidir. Gerek tren raylarının sembolik olarak bombalanması, gerek okulun yıkılması şeklinde kendini gösteren şiddet, Pink’in kendi yoksunlukları, hıncı ve öfkesi dolayısıyla mı ortaya çıkmaktadır yoksa yönetmenin önerdiği siyasi bir çözüm yolu mudur? 

Herhangi bir eğitimin olmadığı bir toplum, hayvandan hallice bir kültüre sahip olacaktır. Filmde birçok şey sanırım hem Pink karakterinin hem de yönetmenin ruhsal yapılanması dolayısıyla “ya hep, ya hiç” olarak ele alınmakta ve uçlaştırılmaktadır. İnsanı zenginleştiren kültürel, sanatsal ve bilimsel bilgilerin yeni nesillere onların özgünlüğü ve özgürlüğünü zedelemeyecek biçimlerde aktarılmasını talep etmek yerine, eğitimin toptan kaldırılmasını istemek, yetmişli yılların ‘çocuksu’ isyanın bir parçası olarak okunabileceği kadar Pink’in başka yerlerde de görülen toptan iyi veya kötü ayrıştırılmasının bir ürünü de olabilir. 30 yıl önce seyrettiğimde bana toplumsal isyan yanı daha baskın görünmüştü, şimdi daha çok Pink’in parçalı dünyasının doğal bir sonucu gibi görünüyor.

Anne şarkıyı beğenirler mi?

Anne şarkıyı beğenirler mi?

Hayalarımı burmaya kalkmasınlar?

Bir duvar örsem mi anne?

Başkanlığa aday olsam mı?

Beni cepheye sürerler mi anne?

Sus bebeğim, ağlama

Annen senin bütün kâbuslarını gerçeğe dönüştürecek

Annen tüm kendi korkularını sana aşılayacak

Annen seni burada kanatlarının altında koruyacak

Uçmana izin vermeyecek ama şarkı söylemene belki

Tabii ki annen duvarını örmene yardım edecek.

Sence o benim için yeterince iyi mi anne?

Benim için tehlikeli mi anne?

Paramparça edecek mi senin küçük oğlunu anne?

Kıracak mı kalbimi anne?

Bu şarkı Pink’in iç dünyasını ve dinamiklerini çok iyi bir şekilde özetlemektedir. Sınır durumları ve narsisistik patolojiyi açıklayıcı bir kuram olarak çok benimsemesem de bazı vakaları açıklamakta çok işlevsel bulduğum Masterson’un terk depresyonu kuramından bahsetmek istiyorum. Çünkü bu çok benimsemediğim terk depresyonu kuramı, bana filmin kahramanının hikayesine en çok uyan ve onu en iyi açıklayan yaklaşım gibi geliyor. 

Masterson ve Terk Depresyonu

Masterson’a göre kendisi de muhtemelen sınır durum özellikleri veya narsisistik özellikler taşıyan anne, çocuğun kendisinden ayrılmasını, bireyselleşmesini yani gerçek bir kendilik geliştirmesini engeller.

Annenin burada kullandığı temel mekanizma terk tehdididir. Bireyselleştiğinde annenin sevgisini kaybedeceğini ve acılı bir deneyim olan terk depresyonuna gireceğini algılayan çocuk, bu ezici tehdit altında sahte bir kendilik geliştirir.

Masterson ayrılma-bireyselleşme aşamasını gerçek kendiliğin kazanılması aşaması olarak görür. Annenin çocuğun bağımsızlaşmasını ve bireyselleşmesini yalnızlık tehdidi ile engellemesi, gerçek kendiliğin gelişimini durdurur, bu duraklama ise sınır duruma, ya da narsisistik gidişe, sahte kendiliğe yol açar.  Sınır durum yaratan tipik ailede, anne çocuğu teslim almak koşuluyla, babanın aileden uzaklaşmasına göz yumar, hatta bunu destekler. Böylece çocuk anneden kopabilmek için ikinci şansını da yitirir. Ya da filmde olduğu gibi baba yoktur. Çocuğun anneden uzaklaşabilmek için ikinci bir şansı hiç olmamıştır.

Bir yandan annesinin yörüngesinde yenileceği, yutulacağına dair kaygılar yaşarken, öte yandan sürekli olarak onun duygusal desteğine ihtiyaç duyar. Dolayısıyla bağımsızlaşma çatışmalı bir süreçtir.

‘Sus bebeğim, ağlama

Annen tüm kız arkadaşlarını senin için kontrol edecek

Pis birinin hayatına sızmasına izin vermeyecek

Her zaman nerede olduğunun öğrenecek

Her zaman seni sağlıklı ve temiz tutacak

Her zaman benim bebeğim olarak kalacaksın

Anne duvarın bu kadar yüksek olması gerekli miydi?’

Pink’in babasının erken yaşta ölümü babasına dair zihinsel temsilin gerçekçi bir biçimi yerine aşırı idealize edilmiş bir biçime dönüşmesine yol açmıştır. Hiçbir zaman ulaşılamayacak, geçilemeyecek, aşırı idealize edilmiş bir baba, oğlan çocuğu için yetersizliğini besleyecek ve hep hatırlatacak bir ‘Demokles’in Kılıcı’na dönüşebilir.

Sınır durum vakalarının anneleri, çocuklarıyla simbiyotik bir ilişki sürdürmek istediklerinden çocuklarının kendilerinden bağımsız bir varlık olarak duygusal dengelerini korumalarını engellerler. Bireyleşme ve özerklik kazanma yolundaki çocuğun önündeki engel, annenin duygusal desteğini çekmesi, onu yalnızlık ve terkle tehdit etmesidir. Büyük ihtimalle anne burada kendi ayrılık kaygıları dolayısıyla çocuğa karşı öfke duymakta, pasif saldırgan tutumlar göstermektedir.

Terk duygusu ve yalnızlık karşısında çocuk, bireyleşme uyaranlarından kaçınma, inkar ve yaygın bir şekilde splitting kullanmak biçiminde savunmalar geliştirir. Terk duygusu çeşitli savunmalarla engellenirken, bunun en önemli sonucu,  ayrılma-bireyselleşme aşamasının durması ve özerkliğin kazanılmamasıdır.

‘Anne şarkıyı beğenirler mi?

Hayalarımı burmaya kalkmasınlar?

Başkanlığa aday olsam mı?

Bir duvar örsem mi anne?’

Masterson’a göre annenin çocuğundan bireyselleşme girişimleri karşısında desteğini çekmesi, çocuktaki ilkel saldırganlığı pekiştirir. Böylece de olumlu ve olumsuz kendilik ve nesne temsilcilerinin bütünsel nesne ve ilişkilerine dönüşmesi engellenmiş olur. Nesne ilişkileri dünyası biri ödüllendirici (iyi) diğeri geri çekilen (kötü) nesne ilişkileri birimlerine bölünür. 

Masterson’a göre destekleyici ve ödüllendirici kısmi nesne ilişkisi devreye girdiğinde patolojik haz beni devreye girer; bu durumda edilgenlik ve kendine zarar vermeye yönelik davranışlar tabloya egemen olur. Geri çekilen onaylanmayan birim aktarıma egemen olduğunda ise terk duyguları devreye girer. Bu dönemi savunmaya yönelik olarak tekrar ödüllendirici ilişkisinin devreye girmesi izler.

Bowlby erken çocukluktaki (13-32 ay) terk depresyonunun üç aşamada gerçekleştiğini göstermiştir.

  1. Protesto ve yeniden birleşme arzusu
  2. Umutsuzluk
  3. Duygusal çözülme ve uzaklaşma

Protesto ve yeniden birleşme arzusu dönemi birkaç saatten birkaç haftaya kadar sürebilir.  Çocuk anneye yeniden kavuşmak için elindeki tüm imkânları kullanmaya çalışır, annenin döneceği beklentisi içindedir, alternatif olarak sunulan figürleri reddeder.  Umutsuzluk aşamasında ise çocuk depresif bir görünümde ve hareketsizdir. Tek düze bir şekilde ya da aralıklarla ağlamayı dener, hiç bir talepte bulunmaz, faaliyetlerini durdurur, içine çekilir. Anneden duygusal çözülme aşamasında ise yeniden çevreye yönelmeye başlar. Hemşirelerini reddetmez, ona gösterdikleri bakımı, verdikleri yiyecekleri ve oyuncakları kabul eder. Annesi ziyarete geldiğinde ona karşı ilgisizdir, onu tanımakta güçlük çeker. Hastanede kalma süresi uzadıkça çocuk birbiri ardına onu terk eden hemşirelere bağlanır, bu deneyimler ilk terk olayını tekrar tekrar yaşamasına neden olur. Giderek çevresindeki insanlara ilgisizleşir, artık bağlanmayı ve terk edilmeyi göze alamaz. Aşırı ölçüde kendi merkezlidir, insanlardan çok nesnelere, yiyeceklere yönelir. Anne ve babasının ziyaret günlerinde özel bir sevinç göstermez.

Masterson’a göre sınır vakalarının terke karşı tepkileri de ikinci evreye, terk depresyonuna benzer.  Terk depresyonunun vakanın gelişimsel özelliklerine bağlı olarak bazen biri, bazen diğeri öne çıkan altı bileşeni vardır. Masterson bunlara ruhsal mahşerin altı atlısı adını verir: Depresyon, panik, öfke, suçluluk, çaresizlik ve boşluk duygusu.

Sönmüş Sahte Kendilik

Kendiliğini gerçekleştiremeyen birey kendini güvende hissetmek için olgunlaşmaktan kaçınır. Sorunlarını dışsallaştırır, mutsuzluklarını, başarısızlıklarını, ketlenmelerini, yaşamın üstlenmesi gereken bir bölümü olarak almak yerine bunları annesine yansıtır. İtilmeye ve dışlanmaya aşırı duyarlıdır. Eyleme koymalar genellikle kendini tahrip etmeye yöneliktir, terk duyguları ile mücadelede alkol, uyuşturucu, aşırı çalışma vs gibi yöntemler devreye girer.

Bölme mekanizması, kendisi ve ötekilerle ilişkisini şiddetle değiştirdiği, ilkel duygu tonlarıyla renklenmiş ilkel kısmi nesne ilişkilerini harekete geçirdiği için, engellenme ve öfke sırasında bağlılığını sürdüremez.  Kendilik imgesi bu durumda, yapışkan, edilgen, kendini ortaya koymayan biri biçimindedir. Kötü kendilik imgesi ise etkin ve bağımsız olmayı arzular. İyi kendilik imgesine paralel olarak iyi nesne de bağımlılığı, zayıflığı ve yapışmayı destekler. Film boyunca Pink’in döngüsel biçimde önce pasif, inisiyatifsiz ve neredeyse dış dünyayla kopuk ve zayıf bir kendilik halini aktif, saldırgan ve güçlü başka bir kendilik hali takip etmektedir. Söz gelimi kendisini baştan çıkarmaya çalışan kıza karşı tamamen edilgen ve endişe içindeyken sonra kendisi korku veren etkin ve şiddet uygulayan biri haline geçmektedir. Başka bir zaman,  öğretmenin aşağılamalarına boyun eğen pasif bir çocukken, öğretmeni ve tüm bu sistemi yerle bir eden şiddet uygulayıcısı birine dönüşmektedir.

Hayatı boyunca sık sık hissetmiş olduğu pasif, edilgen, boyun eğici kendilik halini, hep bu kez aktif ve güçlü başka bir kendilik hali izlemektedir. Bunun en uç örneği bir Nazi liderine dönüştüğü zamandır. Tüm korkularından ve edilgenliğinden kurtulmuş ama bir zalime dönüşmüştür.

Baba, Erkek Olmak, Özdeşim ve Kastrasyon

Önemli nesnelerin kaybı büyük ölçekli özdeşimlere yol açar. Pink’in film boyunca kendisine moral ve fiziksel acı verip yok etmeye çalışması, ölmüş babayla yapılan bir identifikasyonun, onun gibi ölerek ona dönüşme arzusunun bir ifade biçimi olabilir. Bu durum aynı zamanda kendine yönelik agresyonun ve anneyle ilişkiyi babanın yokluğunda ödipal bir suça dönüştürmeden sürdürebilmek için kendi kendini kastre etmenin bir biçimi de olabilir. Pink’in tekrarlayan kanatırcasına tıraş olmaları, kaşlarını ve vücut kıllarını kesmesi bir yandan yukarıda belirtildiği gibi kendine yönelik bir agresyonun ifadesiyken öte yandan erkek olmanın reddi yani kastrasyonun da sembolik bir ifadesidir. Nitekim bütün kıllarından arındıktan sonra toplum içersine ezik, pasif ve zayıf bir biçimde değil, artık korkacağı bir şey kalmadığından dolayı cesur ve buyurgan bir biçimde çıkmaktadır. Artık kastre olduğuna göre ödipal bir suçtan muaf olmanın özgürlüğüyle ‘erkekçe’ davranmaktan korkmaz ve büyük bir terör dalgasının lideri olarak kendi içindeki istenmeyen kendilik parçalarını temsil eden eşcinsel, zenci, Yahudi gibi tüm itilip kakılmışları ve aşağılanmışları yok eder.

Deri

Deri hem ötekilerle temasın bir aracı hem de ötekilerle bizi ayıran bir duvardır. Hem egonun sınırlarını belirleyerek bizi başkalarından ayırır hem de başkalarıyla dokunarak ilişki kurmamızı sağlar. Pink’in özellikle derisine yönelik öfkesi belki de bu yenilip yutulma korkularıyla izole olma arzusu ile başkalarıyla kaynaşma arzusundaki çatışmasının nesnesi olmasından dolayıdır. Öfkesini derisinden ve bedeninden çıkarır çünkü onlar başkalarıyla temas etme arzuları dolayısıyla onu kendi yalnızlığındaki huzurdan alıkoyarlar ve aynı zamanda başkalarıyla kaynaşma isteğini onlarla arasına bir duvar çekerek engellerler. 

Mahkeme:  Hayatım boyunca suçlu muydum ben?

‘Tüm hukuk yaşamımda

Yasanın en ağır cezasını

Bunca hak etmiş

Başka biri görmedim

Siz anneler ve babalar

Onlara çektirdiğiniz acılar

Kusmaya zorluyor beni

Ama dostum serdin ortaya

En büyük korkunu

Herkes görecek hak ettiğin cezayı

Seni mahkûm ettim duvarı yıkmaya.’

Mahkeme sahnesi tüm aşağılayıcı tutum ve şiddetine rağmen düzen ve onu incitmiş olan diğerleriyle ve herkesle ilişki kurmasını ve barışmasına dair bir umut barındırmaktadır. Film boyunca yaygın bir tutum olan sorunlarını dışsallaştırma ve projekte etme tutumu tam tersine dönüşmüş; bu kez de bütün kabahat ve suç kendisindeymişçesine agresyonu kendisine yöneltilmiştir. Suçu ise ötekilerle ve bütün dünyayla arasına bir duvar örmektir. Bu duvar sayesinde kendisini seven insanların kendisine ulaşmasını engellemiş ve uyum imkanını ortadan kaldırmış gibidir. Bu son sahne içeriyi ve dışarıyı, ben ve ötekini, iyi nesne ve kötü nesneyi bütünleştirme çabasının ve dolayısıyla umudun bir ifadesi olarak görülebilir. Ancak bu bütünleşme tedrici ve yumuşak bir tarzda yapılamadığı için adeta bir büyük patlama tarzında her şeye yeniden başlamak üzere yok etme biçiminde ortaya çıkmaktadır. Film bireyin hikayesiyle toplumsal olan arasında geçişler üzerine kurulu olduğu için, toplumsal iyileşme için de her şeyi yıkıp yeniden yapmayı önermesi anlamında  ‘devrimci’ ve ‘romantik’ bir sona sahiptir.

Gene de filmin son sahnesinde tuğlaları toplayan çocuk, korku filmlerinin sonunda olduğu gibi o tuğlalardan kendine bir duvar örecek yeni bir ‘yaratığı’ mı yoksa tuğlalardan yeni bir dünya kuracak umudu mu temsil etmektedir? Belirsiz bırakılmıştır…

Kaynak.

Tura SM. Günümüzde Psikotrapi, Metis Yayınları, İstanbul, Mart 2000.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*