Gelecek Uzun Sürer: Althusser’in Otoanalizi Gerçeği Ne Kadar Anlatıyor?

“GELECEK UZUN SÜRER”:
ALTHUSSER ÜZERİNE BİR TARTIŞMA

Dr. Doğan Şahin
İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri AD
Sosyal Psikiyatri Servisi

GİRİŞ
Şimdi sizlere çoğunuzun okumuş olduğunu tahmin ettiğim bir kitap hakkında düşüncelerimin bazılarını aktaracağım. Bazılarını diyorum, çünkü herhangi birimizin de bu süre zarfında kitabı okurken ve kitap hakkında düşünürken aklından geçenleri kısa bir zamanda anlatmaya kalkışması olanaksız olurdu.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki kitabı tam anlamıyla kavradığımı iddia etmeyeceğim. Dolayısıyla aynı şeyi Althusser’in kişiliği için de söylemekteyim. Oldukça yoğun ve karmaşık bir eser ve oldukça karmaşık bir kişilik. Bu konuşma için Althusser’in diğer kitaplarından yararlanmadım. Bu kitabı üç kere okudum. Herbirinde duygularım farklı oldu. İmago’da seminerler yapıyorduk, konu delilik ve deha idi. Althusser bu bakımdan iyi bir örnek olabilir diye düşünmüştüm, ama o zaman bu kitabını henüz okumamıştım. Gene aynı dönemde Kohut seminerleri yapıyorduk. Bir yıl boyunca Kohut’u anlamaya çalışıyor ve tartışıyorduk. Bu kitabı ilk okuduğumda Kohut’u bilmemesine karşın kendi sorunlarını nasıl da Kohut’un yaklaşımına benzer bir biçimde ele aldığını ve ne kadar iyi anlayıp anlattığını düşünmüştüm. Dolayısıyla da bu kitabı ve Althhusser’i incelemenin çok uygun ve eğitici olacağını düşündüm. Patolojisinin dinamikleri, Helenee’nin ölümü, hiçlik temaları hakkında söylediklerinin çok iyi yorumladığını, çok açık ve samimi olduğunu düşündüm. Kohut’un teorisiyle yaklaşıldığı zaman her şey çok açık gelmişti bana. Yazdıklarının tümünü inandırıcı, doğru ve hatta eğitici bulmuştum.
İkinci okumamda bazı tutarsızlıklar dikkatimi çekti ve düşünmeye başladım. Birçok şey birbiriyle çelişiyordu. Eski okuduklarımı yeniden değerlendirmeye başladım ve o zaman da kafamı kurcalayan ama üstünü kapattığım bir sürü sorunun bir yerlerden çıkıp geldiğini farkettim. Sözgelimi Helenee ile ilgili tasarımları ile ikisinin birbirine hissettiklerini söylediği o muazzam sevgi bir arada duramazmış gibi geldi. Ya da bir sürü felsefeci, politikacıyla ilişkisi olmuş, ama kitapta hepsini yerin dibine sokuyor. İnsanları aşağılamak ve yermek için neredeyse fırsat kolluyor. Bunları farkettim. Ve daha sonra Helenee’e yönelik de çok haksızlık ettiğini gördüm. Helene ile ilgili ilk tasviri trajik ve acı bir şeymiş gibi görününyor ama ikinci kez okuduğumda ne kadar sadistik olduğunu Helene’e yatırımının agresif yanlarını gördüm. Üçüncü okuyuşumda şimdi size anlattıklarımı toparlamaya çalıştım. Bu son okuyuşumda bakışım oldukça değişmişti, kitabı aklanma gereksinimiyle yazdığını ve kabul edilebilmesini kolaylaştırabilmek için de kısmen bilinçli kısmen de bilinçsiz bir biçimde rasyonalizasyonlar ve çarpıtmalar yaptığını gördüm.
Şimdi yapmaya çalışacağım şey, sizler gibi kitabı okumuş biri olarak ortaklaşa tartışmamıza zemin hazırlayacak bazı ön fikirler ileri sürmek olacaktır.
Althusser’in narsisistik kişilik bozukluğu ve ikiuçlu duygudurum bozukluğu vakası olduğunu ve bu iki patolojinin birbirini etkilediklerini düşünüyorum. Kohut’a göre narsisitik kişilik bozukluğu ile duygudurum bozuklukları arasında çok yakın bir ilişki vardır ve duygudurum bozuklukları, narsisitik problemlerle izah edilebilir. Her ne kadar bunun organik nedenleri de olsa Kohut’a göre bu durum böyle. Günümüzde biyolojik psikiyatrinin giderek artan ağırlığına ve biyolojik psikiyatrinin duygudurum bozukluklarındaki başarısına bakıldığında Kohut’un söyledikleri garip gelebilir, ama ilerledikçe sizler de böyle bir bağlantının varlığı konusunda sanırım daha çok ikna olabileceksiniz.
Önce narsisistik kişilik bozukluğunun gelişimini, arkasından da ikiuçlu duygudurum bozukluğunu anlatacağım.
Narsisizm:
Anne (kendilik nesnesi) ile ilişkileri ve narsisiszm:
Narsisitik kişilik bozukluğunun arkasındaki ana problem, kendilik tasarımının yetersiz ve değersiz oluşudur. Özsaygı eksikliği ve değersizlik duygusundan ötürü ilgilenilmemeye ve reddedilmeye karşı belirgin bir hassasiyet, incinebilirlik vardır. Bunların karşısında ise değersizlik ve hiçlik duygusunu gidermeye yönelik olarak çok değerli, önemli ve özel bir kendilik tasarımı bulunur. Bu kimselerin canlı ve aktif görünümü, içsel yenilgiye ve depresyona karşı bir savunmadır.
Kohut, narsisistik kişilik bozukluğu gösteren kimselerin annelerinin, temel olarak çocuğun büyüklenmeci, göstermeci yanının gelişmesini ketlediklerini söyler. Bu anneler geri yansıtılmış empati kurma yetenekleri ile ilgili bir yetersizlik gösterirler. Kohut burada başkalarınca yeteri kadar önemsenmeyen bir şeyin üzerinde durur. Bu şey, annenin duygusal tepkileridir. Çocuğun gereksinimi olan şey, annenin onu kucağına alması, emzirmesi değil, gözlerindeki bakış, dudağındaki gülümseme ve yüzündeki duygulanımdır.
Althusser annesinden bahsederken, annesinin onun yüzüne bakmadığını, sürekli onu delip geçen bakışlarla uzaklara baktığını söylüyor.
Althusser’in 20 yıllık analiz deneyiminin niye başarısız olduğunun sırrı da burada yatıyor bence. Althusser’in son hastaneye yattığı dönemde başka bir analisti oluyor. Althusser onun da çok korktuğunu, kendisi için paniklediğini, onun da neredeyse depresyona girdiğini söylüyor. Daha önceki analisti bir sürü şeyi ihlal etmesine, çerçeveyi bozan davranışlar (mesela Helene’i de ayrıca terapiye almak gibi) göstermesine rağmen belli ki seanslarda oldukça nötral ve klasik bir tutum sergiliyor, soğuk, mesafeli ve üstten alan bir tutum sürdürüyordu. Halbuki son analistinin kendisine duygusal tepkiler verebilmesinden ve duygulanım gösterebilmesinden çok yararlandığını düşünüyorum.
Kohut çocukta herhangi bir gereksinim hali ve anksiyete ortaya çıktığı zaman, kendilik nesnesine (anneye) yönelik önce ılımlı bir bir endişe hali yaşadığını ve annenin yüzündeki bu endişenin çocuğa geçtiğini, böylelikle kendilik nesnesiyle kendiliğin birleştiğini ve anksiyetenin yatıştığını belirtir.
İşte biraz önce sözetiğimiz son analisti, her ne kadar Althusser tarafından duygusal tepkiler vermekle suçlansa da, aslında böylesi tepkiler vererek yatıştırma işlevini yerine getirmiştir.
Anneyle yaşanan bu tür deneyimler annenin bu yatıştırma fonksiyonun içselleştirilmesini sağlar. Yani herhangi bir endişe halinde insanın kendi kendini teskin edebilmesini temin eden şey, tam da bu ilişkiden sağlanır.
Çocuk varlığının ve yaptıklarının kendilik nesnesinde yarattığı sevinç ve coşku sayesinde kendini sevilebilir, değerli ve önemli olarak algılar. Anne eğer çocuğun eylemlerine ve çeşitli durumlarına karşılık empatik geri yansıtma işlevini yeterince yerine getirmemişse, kendiliğin göstermeci-büyüklenmeci yanı oldukça arka planda kalır ve “ya hep ya hiç” yasasına uygun hareket etmeye başlar. Kendini gösterme ve büyüklenme çabalarının ya ketlendiğini ve sosyal faaliyetlerinde gösterilemediğini ya da tam tersine, çılgınca ortaya çıktığını, aşırı iş yapma veya cinsel aktiviteye girme biçiminde patlak verdiğini görürüz. Dolayısıyla, göstermeci- büyüklenmeci yanın ortaya konulduğu bu patlama dönemlerinde Althusser’in karşısındaki nesnenin çoğunlukla bir kadın olması anlaşılabilir bir şeydir. Çünkü daha önce göstermeci-büyüklenmeci kendiliğin anne karşısında başaramadığı hayranlık uyandırma bu şekilde telafi edilmeye çalışılmaktadır. Bu eksikliği giderme çabaları yüzünden Althusser yaşamının önemli bir zamanını kadınları baştan çıkarmakla ilgili çabalarla geçirmiştir.
Althusser’in kadınlarla ilgili temel problemini şöyle özetleyebiliriz. Daha önce annesinin başardığı gibi, başka kadınlar tarafından da ele geçirilip köleleştirileceğine dair bir korkuyu taşımakta, fakat aynı zamanda kadınlarda hayranlık uyandırmak istediğinden onlardan tamamen uzak duramamaktadır. O zaman, önünde kalan yol kadınları kendi kontrolü altında olan ilişkiler içinde fethetmektir. Eğer kadınları mutlak olarak kontrol altında tutabilirse, göstermeci-büyüklenmeci kendilik, daha önce yaşayamadığı hayran olunma gereksinimini kısmen karşılayabilir. İlişkinin kendi kontrolünden çıkmakta olduğunu gördüğünde ya da bu kadınlardan kendisine yönelik herhangi bir istek geldiğinde ya da herhangi bir aktif tutum aldıklarında ise yeniden köleleşme tehdidi dolayısıyla ilişkiyi sonlandırmak isteyecektir. İnisiyatifin karşı taraftan gelmesine karşı o kadar duyarlıdır ki, mesela kendisiyle ilgilenen bir kadına “ben kimseye böyle bir hak vermiyorum” demiştir.
Baba (idealize edilen kendilik nesnesi) ile ilişkileri:
Anneyle ilişkide ifade bulamamış büyüklenmeci-göstermeci arzuların yarattığı, büyüklenmeci göstermeci kendilik, babayla ilşki sayesinde önemli ölçüde tamir edilebilir ve kendiliğe entegre edilebilir. Bunun böyle olabilmesi için, babanın başka bir işlevi yerine getirmesi gerekiyor. Babanın bu işlevine Kohut, idealize edilen kendilik nesnesi işlevi adını verir. Baba idealize edilmeye uygunsa ve buna izin verici bir ilişki içindeyse, çocuk onun yüceliğine katılma yoluyla kendini tamir etme olanağını kısmen bulabilir.
Althusser’in babasıyla ilişkisine baktığımızda böyle bir olanağın da gerçekleşmediğini görüyoruz. Kohut, özellikle babanın iş başında faaliyet halindeyken, bir şey yaparken ona katılmanın önemini vurgular. Althusser’in babası kendini ev hayatından tamamen soyutlamış, evdeki hiç bir işe karışmayan, karısını ve çocuklarını da asla kendi iş hayatına karıştırmayan biri. Althusser’in büyüdükten sonra babasının iş hayatıyla ilgili bilgiler edinmeye çalışmasını, onun bankayı nasıl yönettiğini ve oradaki insanlarla nasıl ilişkide olduğunu araştırmasını çocuklukta gerçekleşmemiş bir şeyin telafisi olarak yorumlamak gerekir.
Ancak Althusser’in babasıyla hiç bir identifikasyonu olmadığını da söylemiyorum. Hatta babanın olumsuz yanlarıyla özdeşleşmenin epeyce örneği olduğunu da söyleyebilirim. Mesela, babasının annesinin gözü önünde başka kadınlara kur yapmasından aşağılık, utanılacak bir şey diye söz ediyor, ama kendisi dik alasını yapıyor: Helenee’in gözü önünde başka bir kadına masanın üzerinde sevişme teklif edebiliyor ya da Helenee’nin yanıda bir kadınla sevişmeye başlıyor ve sevişmeyi sürdürmek üzere evden çıkarıp deniz kenarına götürüyor. Babasının annesine yaşam hakkı tanımadığını, annesinin kendisine ait bir dünya kurmasın engellediğini söylüyor, kendisi de aynı şeyi yapıyor ve ileride Helenee’nin bağımsızlaşma ve kendi dünyasını kurma arzularını şiddetle bastırmaya çalışıyor.
Althusserin annesi ve babasıyla ilgili tasarımlarından söz etmeyi düşünüyordum, ancak Orhan onları iyi bir şekilde özetleyerek benim de işimi kolaylaştırmış oldu. Şimdi Althusser’in kendisiyle ilgili tasarımlarına geçeceğim.
Althusser’in kendilik tasarımları:
Kendisini çocukluğunda “zayıf, küçük bir yaratık, erkek omuzlarına hiç dönüşmeyecekmiş gibi görünen dar omuzlu, beyaz yüzlü, fazla ağır bir alnın altında ezilen, ıssızlık içinde kaybolmuş bir çocuk, bir oğlan çocuğu bile değil, zayıf ve küçük bir kızcağız” olarak tanımlıyor. Orhan, Althusser’in, bütün çocukluk yaşamını annesinin istediği gibi aşırı uslu, aşırı saf ve temiz bir çocuk olarak geçirdiğini ve annesini böyle elde etmeye çalıştığını zaten söylemişti.
Diyorki “Tamamen annemin arzularının ve fobilerinin esiriydim. Yani; annem ne istiyorsa ben onu yapıyordum. Onun adeta kölesi gibiydim.”.
Özerkliğini kazanma girişimleri:
Althusser, annesinin kulu kölesi ve onun arzularının bir uygulayıcısı olmaktan kurtulmak için çocukluğundan başlayarak özerkleşme, bağımsızlaşma girişimlerinde bulunuyor. Mesela kendisine tenis öğretiliyor, ama tenisi onların öğrettiği gibi oynamıyor, kendince başka teknikler geliştiriyor. Yüzerken de kendisine öğretilenden başka biçimlerde yüzüyor. Hayatı boyunca özerkliğini, kendisinin ayrı bir varlık olduğunu ebeveynlerine ve kendine kanıtlama çabası içinde. Bağlılık içeren sağlıklı ilişkiler ile bağımlı (bir köle gibi) olmak arasındaki ayırımı bilemiyor. Bu yüzden de her türlü etkilenmeye kedini inatla kapatmaya çalışıyor. Fakat öte yandan da kuvvetli bağlanma ve bağımlılık eğilimleri var.
Bağımlılıktan kortuğu kadar arzuluyor da. Fakat bu kez köleleşmeden ve koşulsuz bir sevgiyle kendini seven ve kendisine koşulsuz olarak bağlanan biriyle olarak, annesiyle ilişkisindeki hayal kırıklıklarını ( kendisini değil de ölmüş amcasını seven; kendisine değil başkasına hayran olan annenin yarattığı hayal kırıklıkları) tamir etmek arzusu içinde.
Latent eşcinsellik:
Althusser’in ergenlik döneminde, ortaokul yıllarında Paul diye bir arkadaşı oluyor. Paul’le ergenler arasında görülebilecek düzeyde yakın bir dostluk ilişkisi var, ama önemli oranda eşcinsel öğeler de içeriyor bu ilişki. Fakat Althusser bu ilişkide eşcinsel bir yan bulunmadığına bizi inandırmak için yoğun bir çaba içerisine girmiş. Onunla oynadıkları cinsel oyunlara, arkadaşına sarıldığında cinsel haz duymasına ve ereksiyon olmasına karşılık bunun eşcinsellikle ilgisi olmadığına inanmamızı istiyor. Kanıt olarak da kendisinin aynı dönemde bir kıza aşık oluşunu gösteriyor. “Bir kıza aşık olduğuma göre, Paul’e aşık olmamışımdır” diyor. Fakat işin ilginç yanı bu kız Paul’ün sevgilisi ve daha sonra Paul’ün evleneceği kişi. Daha sonra bu kızın profili bütün kadınlarda aradığı profil oluyor. Nerede ne zaman bu kıza benzer birini görse, ilk aşkını (Paul’ü) hatırlatan bu kızlardan etkileniyor. Althusser’in bu kıza duyduğu ilgiyi bize eşcinsel eğilimleri olmadığının kanıtı olarak sunmasına karşın bu tarz bir ilgi tam da latent eşcinselliğin en yaygın görünümünü oluşturur: Yani tekrarlayan bir biçimde arkadaşlarının sevgililerine aşık olma eğilimini.
Althusser’in 5 yıl süren tutsaklık döneminde Daël adındaki biriyle ilişkisinde de eşcinsel bir rengin varlığı belirgin olarak görünüyor. Daël hakkında şunlar aktarıyor “2 m.’lik, bana karşı oldukça sevecen, ayrıca tehlikelere ve Almanlara karşı gözünü kırpmadan karşı durabilen gerçek bir erkek” benim için eşi bulunmaz gerçek bir koruyucu oldu. Tutsaklıktan sonra Fransa’ya döndüklerinde, Daël’in bir kadınla birlikte olduğunu ve yakında evlenecekleri haberini aldığında Daël’e o kadınla evlenmemesi için yalvaran ısrarcı mektuplar yolluyor. Kıskançlıktan yoğun acılar çektiğini söylüyor. Sonunda Daël Althusser’e evlenmeyeceğine dair söz vermek zoruda bile kalıyor.
Tutsaklıktan sonraki bu dönemde Althusser zührevi bir hastalığa yakalanmış olduğu korkusuna kapılır. Bu korku içinde defalarca doktorlara gider. Bu korku, kabul edilemeyecek ya da suçluluk duygusu yaratabilecek cinsel bir arzuya karşı (Daël’e yönelik cinsel arzu) bir savunma olarak ortaya çıkmış olabilir. Bunu bilinçdışının diliyle şöyle ifade edebiliriz: “Cinsel arzumu bastırmak zorundayım, yoksa cinsel ilişki beni hasta edecek”. Ya da bu semptom aynı arzuların gerçekleştiği iddasını içeriyor olabilir. Bunu da şöyle tercüme edebiliriz “Daël’le cinsel ilişkim beni hasta etti”. Yani semptom, bir uzlaşmayı -doyum ile bunun karşılığındaki suçluluk duygusunun bir bileşimini- ifade ediyor olabilir.
Gene yaklaşık aynı dönemlerde öğretmen okuluna başladığı sıralarda gözlerinin bozuk olduğuna ilişkin bir saplantısı ortaya çıkıyor. Gözlerin sembolik anlamı hatırlanırsa ve zührevi hastalık fobisiyle göz bozukluğu saplantısı birlikte değerlendirilirse bunun da gene kendi erkeklik kimliğiyle ilgili bir yetersizliği hatta belki de bir iddayı ifade ettiği daha iyi anlaşılacaktır.
Özdeşleşme (identifikasyon) çabaları:
Orhan, Althusser’in hem annesiyle hem de babasıyla yeterli ilişkisinin olmadığını ve onlarla iyi özdeşleşemediğini söylemişti. Althusser’i yaşamı boyunca bu özdeşleşme eksikliğini tamamlamaya çalışırken izleyebiliriz.
Lise öğretmenlerinden Richard, bu tamamlama çabalarının tipik örneklerinden biridir. Bu kişi, Althusser tarafından tam da annesinin kendisinde görmek istediği gibi saf, temiz, hep ulvi duygular içerisinde, tensellikten uzak bir figür olarak tanımlanıyor. Narin, nazik ve kibar, bedenin ayartmalarından tamamen sıyrılmış arı bir ruh. Althusser, öğretmenini erkek olması dolayısıyla bir baba yedeği olarak kullandığını düşünüyor, ama bence bu yeni bir anneyle yeniden ilişki kurma çabasından başka bir şey değil. Nitekim daha sonra annesinin de mesleği olan öğretmen okuluna girmesi de bu öğretmeninin teşvikiyle gerçekleşiyor. Gene öğretmenlerinin yazılarını taklit ediyor, seslerini, konuşma biçimlerini taklit ediyor.
Althusserin bu şekildeki özdeşleşme çabalarının aslında başka bir anlamı daha var, bu çabalar aynı zamanda onun baştan çıkarıcılığının da esasını oluşturuyor. Öğretmenlerini o kadar iyi taklit ediyor, o kadar iyi yansıtıyor ki mesela bir ödevi tam onların uslubune ve beklentilerine göre yazması, öğretmenlerinin onu çok beğenmelerine yol açıyor. Bu tavrı yüzünden bütün sınavlarda birinci oluyor, ama ne zaman genel bir sınava girse, kendisini yansıtabileceği bir öğretmen yerine bir jüri karşısına çıksa, ya da bilmediği, tanımadığı dolayısıyla kendilerine kendilerini yansıtamayacağı öğretmenlerin yaptığı bir sınava girse başarısız oluyor.

İlk hastaneye yatış:
Bence ele geçirilme ve cinsel bir aktivite karşısında pasif kalmaktan öte, başka bir problemle karşı karşıyayız. Yani Althusser’in ilk depresyonunu ortaya çıkaran şey, cinsel aktivitede pasif durumda kalmaktan öte, bir kadının benlik sınırlarının içine girmesi ve ele geçirmesiyle ilgili görünüyor. Kadınlarla yakınlaşmak, daha önce annesiyle yaşadığı ilişkideki köle olma durumunu anımsattığından bir tehdit oluşturmaktadır. Bu köleleşmek, başkasının arzularının esiri olmak tehdidi, aynı zamanda kendiliğin bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruyamama tehdidi olarak yaşanmaktadır.
Althusser’in kadınlarla ilişkilerine baktığımız zaman, (Helene’de de kendisini gösteriyor bu) şöyle bir örüntüyle karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz:
Önce kadınları baştan çıkarmak için elinden geleni yapıyor, fakat kadınların kendisiyle ilgili planlar, tasarılar kurmaya başlamasıyla, onları itmeye ve uzak durmaya başlıyor. Kadınlarla ancak belli bir mesafeyi koruyarak yaşayabildiği ilişkilerde kendini tehdit altında hissetmediği için, mesela uzak yerlerde yaşayan kadınlarla daha iyi ilişkiler kuruyor. Bu mesafe sayesinde ilişkiyi sürdürebiliyor, çünkü ele geçirileceği, sınırlarının ihlal edileceği endişesinden uzak kalmış oluyor. Annesiyle ilişkisinde yaşadığı sevdiğinin kölesi olma durumunun tekrarlanacağından korktuğundan, yeniden bir köleye dönüşmemek, başka bir insanın arzularının esiri olmamak için kadınları hep belli bir mesafede tutuyor ya da yakınlaşsa bile tamamen kendi inisiyatifinde kalmasını sağlamaya çalışıyor. Helenee’nin insiyatifiyle başlayan bu ilişkinin böyle bir psikiyatrik tablo yaratmasının ardında yatan neden bence, bu eski korkunun ortaya çıkmasıyla kendiliğin dağılma tehdidi altında kalmasıdır.
Althusser, bir yandan ilişkilerinde kadınların insiyatif kullanmalarının, kendisiyle ilgili tasarılar yapmalarının onu ne kadar rahatsız ettiğini söylüyor, bir yandan ilk rahatsızlığının kaynağı olarak Helenee’nin insiyatifi ile başlayan ilişkiyi gösteriyor, ama bu ikisi arasındaki bağlantıyı kurmuyor. Öte yandan Helenee’nin kendisiyle ilgili hiç bir zaman tasarılarının olmadığını söylüyor.
Bu tutarsızlık, körlükten de bilinçli bir inkardan da kaynaklanabilir. Her iki şıkta da bu tutarsızlığın ardında Helenee’i öldürmesinin bir kurtulma girişimi olarak değil de intihar olarak algılanmasını sağlama ve kanıtlama çabası bulunmaktadır.
Helenee:
Diyor ki “Helenee ile buluşur buluşmaz onun içinde dipsiz bir acı, bir yalnızlık uçurumu bulunduğunu sezdim. O andan itibaren çoşku verici bir istek, bir kutsal görev duygusu kapladı içimi: onu kurtarmak, yaşamasına yardım etmek. Tüm yaşamı boyunca da bu görevden hiç sapmadım, en son anda bile benim varlık nedenim hep bu oldu”. Bir kişinin öldürdüğü biri için böyle söylemesi ilginç gelmiyor mu? Althusser olup bitenin bir intihar olduğu ve Helene’e aslında bir hizmette bulunduğu fikrini tüm kitap boyunca örmeye çalışıyor.
Althusser’in Helenee ilgili nasıl bir tasarımı var, biraz onun üzerinde duracağım.
Helenee’nin annesi tarafından istenmeyen hatta nefret edilen bir insan olduğu, hiç anne sütü almamış, annesiyle ilişkisinde sürekli aşağılanan biri olduğunu, (Şimdi burada sadece bu kadarlık bir açıklamayla bile böyle bir kimsenin sevme yeteneğin pek de olmayacağını söylemek mükün.) dolayısıyla Helenee’in de kafasında hep kızgın ve hiddete eğilimli, yola getirilmesi olanaksız, dik başlı bir hayvancık, ürkütücü bir kadın, bir cadı, haksızlığın ve şiddetin doruğunda kendisinden daha baskın bir gücün etkisiyle durmadan içine düştüğü aşırılıkları denetleyemeyecek, çevresine kötülük saçan bir ifrit olduğunu söylüyor.
“Hiç sevilmeyi beceremeyecek korkunç bir cadıdan başka bir şey olmamak korkusu içindeydi, bu kadar derin ve dayanılmaz bu korkuyu hissediyordu ki, zaman zaman bizim ilişkimiz boyunca da hep böyle bir korkuya kapıldığını görüyordum.”
Ama bütün bunlara karşın bir yandan da şunları söylüyor Althusser.
“Sevmeye gelince, Helenee’nin üstüne yoktur. Hiç bir kadında, ondaki sevme yeteneğini, hem de hayalde değil eylemde görmedim, onu bana öylesine kanıtladı ki.”
Annesiyle ilişkisinde hiç sevilmemiş hep aşağılanmış ve nefret edilmiş bir kimsenin nasıl böylesine olağanüstü sevme yeteneği olabilir? diye biraz düşünmemeiz lazım. Üstelik bu kişinin, kendilik tasarımı da kötü bir cadı, vahşi bir hayvan iken.
Althusser-Helenee ilişkisinin dinamikleri:
Althusser’in Helenee’de olduğunu iddia ettiği olağanüstü sevme yeteneği, aslında olağanüstü bir sevilme isteği ve açlığı olsa gerek.
Keza Althusser’in kendisinin de büyük bir onaylanma, hayran olma gereksinimi içinde olduğunu biliyoruz. Yani en azından ben böyle düşünüyorum.
Althusser’in baştan çıkarma, karşısındakilerinin beklediklerini önceden sezip bunları yerine getirme ve böylelikle karşı tarafa sevildiğini zannettirme gibi bir paterni olduğunu görmüştük. Bu ilişkide de temel dinamiğin bu olduğunu düşünüyorum. Helenee Althusser’in oyunlarıyla sevildiğini zannetmekte ve sevilmeye karşı şükran duyarak karşılığında Althusser’in de onaylanma, beğenilme hayranlık uyandırma gereksinimlerini karşılmaktadır. İkisi arasındaki ilişkinin temel dinamiği buymuş gibi geliyor, ama bu kadar değil tabi, başka şeyler de söz konusu. Helene’le ilgili söylediklerine devam edeceğim ve böylekle ilişkilerinin dinamiği ile ilgili yeni bilgiler aktaracağım.
Althusser diyor ki, “Diğer okul arkadaşlarımın kız arkadaşlarından çok farklı bir kadınla ilişki içindeydim. Ben gerçek bir kadını, hem de çok nitelikli bir kadını seviyordum, üstelik o da beni seviyordu. geniş ve zengin bir deneyim, dünyayı çağının en büyük sanatçı ve yazarlarını tanımış olması, önemli askeri sorumluluklara varıncaya kadar, yüklendiği direniş hareketindeki hizmetleri, birçok tuzakları boşa çıkarmış, olağanüstü cesaret ve kahramanlıklar göstermiş, kendisini tutuklayan gestapoya bile baskın çıkarak kurtulmuş kısaca olağanüstü bir kadın. Benden çok büyük ve çok üstündü.”
Althusser, Helene’le ilgili aynı zamanda, bir kahraman tasarımı var. Olağanüstü bir kahraman, herşeyi alteden, son derece girişken, hiçbirşeyden korkmayan, silahla olsun, yumrukla olsun, dövüşen bir insanı tasarlıyor. Kendisinin bunları hiç bir zaman yapamayacağını, savaşın, kavganın kendisini ne kadar korkuttuğunu, biriyle kavga etmeye asla kalkışamayacağını, hele silahlı bir mücadeleye asla giremeyeceğini ve bundan dolayı da kendini korkak bulduğunu düşünürsek, böyle bir nesnenin neden olağanüstü bir kahraman olarak tasarlandığı da daha anlaşılır bir şey olacaktır. .
Kendisinin de farkında olarak söylediği gibi Helenee sayesinde bütün bu korkaklığını, kendini adam yerine koymayışını, aşmış gibi oluyordu. “Onun bana katılmasıyla benimle birleşmesiyle, ben de erkek oluyordum”. Helenee’i birkaç yerde daha erkek olarak tarif ediyor ve erkek sözcüğünü de vurgulayarak kullanıyor. Bu da Althusser’in temel sorunlarından birine, falluslu anne gereksinimine işaret etmektedir. Babasıyla ilişki kuramayıp, onunla özdeşleşemediği için, hem anne hem baba olacak bir nesneye gereksinimi vardı. Helenee’nin bir sevgili olarak seçilmesi ve ilişkilerinin, bütün çalkantılara rağmen bu kadar uzun sürmesinde bir çok dinamik etken yanında Helenee’nin Althusser’in zihninde aynı zamanda bir erkek olarak görülmesinin de önemli rolü olduğunu düşünüyorum.
Helenne Althusser’in gözünde bir yandan bir benzeri ( annesi tarafından hiç sevilmemiş, hiç takdir görmemiş, annesinin hayranlığını kazanamamış biri olarak), bir yandan annesi (yaralanmış, incitilmiş,ezilmiş, yalnız bırakılmış, kurtarılması gereken biri olarak), bir yandan da idealize edilmiş kendilik nesnesi yani babasıydı (gözünü budaktan sakınmayan olağanüstü bir kahraman bir erkek olarak).
Althusser’in kitabın bir çok yerinde kendisiyle ilgilenen nesnelerle ilgili yaptığı tanımlamalar, bazan öyle bir noktaya varıyor ki, çok basit bir şeyi olağanüstü bir şey diye anlatıyor. Bu kendine ait veya kendisinin bir parçası olarak gördüğü nesneleri yüceltme eğilimi, narsisitik bir eğilimdir. Mesela Helene’ ile ilgiliolarak “olağanüstü bir zekası vardı, benim hastanede yattağım dönemde, doktorları atlatarak pencereden gelip benimle görüşmeyi başarmıştı” diyor. Hepiniz bunun olağanüstü bir şey olmadığını, bizim hasta yakınlarının hepsinin bu yolu az zamanda keşfettiğini bilirsiniz. Gene, son doktoruyla ilgili olarak “olağaüstü bir bürokratik zeka göstererek kitaplarımı evimden hastaneye getirmeyi düşünmüş ve olağanüstü bir dedektiflik yaparak bunları bana vermişti” diyor.
Helenee ile ilgili başka bir şeyden daha söz etmek istiyorum, Helenee’nin daha önceki aşıklarının hepsi Naziler, Sovyetler Birliği siyasi polisi ya da başkalarınca kurşuna dizilmiş insanlar. Çok yakın bir dostu, bir peder de yine, Naziler tarafından öldürülüyor. Anne ve babasına gelince, onları bizzat kendisi öldürüyor. Althusser’in Helenee ile ilgili bu tasvirlerinin aslında olağanüstü şiddet içeren, son derece tehlikeli, aynı zamanda katil olabilecek bir insana ait olduğunu söyleyebiliriz. Annesini öldüren O; babasını öldüren O, Nazileri, Gestapo’yu dize getiren O. Ve bütün sevdikleri öldürülmüş olan da O. Yani bütün sevdikleri ölüme yazgılı olan biri.
Helenee’i ne kadar çok sevdiğini uzun uzun anlatmasına karşın bir çok yerde de aslında kendisini hiç bir zaman Helenee’e veremediğini, ona hiç bir zaman gerçek bir bağışta bulunamadığını , onu yeterince sevemediğini söylüyor.
Helenee’nin zaman zaman kapandığından söz ediyor. Helenee kendisini herhangi bir anda, sözgelimi kendisini kötü hissettiği çeşitli durumlarda, iletişime tamamen kapatabiliyor. Althusser ile hiç bir ilişki kurmuyor. Ayrıca Helenee kendisini durgun, kötü hissetiği çeşitli zamanlarda, Althusser’e sıklıkla “Bana bir şey söyle” diyor. Althusser, Helenee’nin “bana bir şey söyle”, ya da “ne düşünüyorsun” sözüyle kendisini çok büyük ve asla karşılayamayacağı bir talep karşısında gibi hissettiğini, yani Helenee’den “bana herşeyi ver”, “beni mutlu et” gibi bir mesaj aldığını ve bunun altında büyük bir sıkıntı yaşadığını söylüyor. Althusser bunun bir çığılık olduğunu ve Helenee’nin kendisi olamadığı için Althusser dolayımıyla olmaya çalıştığını söylüyor. “Bu içleracısı çağırının altında, neyin gizlendiğini hem o hem de ben biliyorduk. Onun içinden hiç çıkmayan kötü bir kadından, korkunç bir anneden, kendisini seven ya da sevmek isteyenden başlamak üzere herkese kötülük yapan, her yaptığını da kötü yapan bir cadıdan başka bir şey olmamak korkusu”. “Bu kuruntunun doğurduğu dehşet, sonuca ulaşmayan sevilme isteminin güçsüzlüğü ile şiddetli ve inatçı bir red tepkisiyle, ödünleniyordu”.
“Heryanı diken ve pençe kesilmiş, çılgın ve kanlı bir hayvancıktan başka bir şey değildi” diyor ve ilişkilerinin uzun yıllar boyunca, bu tarzda yürüyen, sado-/mazoşistik bir ilişki olduğunu söylüyor ve bütün bunlara rağmen diyor ki:
“Ben Helenee’nin hiç bir zaman bana el koyacağına dair bir endişeye kapılmadım, Helenee’nin benimle ilgili fikirler beslediğine dair bir endişeye kapılmadım”. Bana her şeyi ver ve beni mutlu et diye atılan bir çığlıktaki derin ve büyük talebi görmesine rağmen nasıl böyle konuşabiliyor dersiniz?
Diyor ki “O benim özgürlüğüme olağanüstü özen gösterirdi, diğer kadınlarla ilişkime son derece saygılıydı”.
Althusser, aslında koşulsuz olarak, ne yaparsa yapsa ve hatta başka kadınlarla ilgilense bile sevildiğine inanmak arzusunu anlatıyor.Fakat hiç bir zaman da sevildiğinden emin olamadığı için daha doğrusu küçük olumsuzluklarla bile yüzleşemediği için bize ideal, kusursuz bir sevgi sunuyor. Ama bir yandan da biliyor ki bunlar kendi arzuları ve gerçek değil. Çünkü zaten kendisi de daha sonradan diyor ki “Başlangıçta sabırlı, sonra yavaş yavaş derken birden soğuk ve düşünceli ardından eleştirici, buyurucu ve kırıcı oluyordu”. Eğer bir tarafın duygularıyla ilgili, sabır ve hoşgörüden söz ediliyorsa, öncelikle memnuniyetsizlik ve hoşnutsuzluk olması gerekir ki karşı taraf buna sabır gösterirdi ya da hoşgörürdü denebilsin.Ayrıca bir insanın hem buyurucu hem de hiç bir şey talep etmeyen ve karşı tarafın özgürlüğüne son derece düşkün olması mümkün mü?
Althusser’in gerek dinamik anlamda, gerekse de deskriptif olarak narsistik kişilik bozukluğu ölçütlerini çok kolaylıkla karşıladığını söyleyebilirim. Bunlarla ilgili hem deskritif tanı ölçütleri açısından hem de dinamik tanı açısından örnekler verebilirim ama buna zaman harcamayacağım. Şimdi kendi içimde bir şeye karar vermeye çalışıyorum; ikiuçlu duygudurum bozukluğun dinamikleri hakkında mı konuşsam yoksa Helenee’le ilişkisinin son dönemi ve Helenee’i öldürmesinin dinamikleri hakkında mı konuşsam?. Tamam. Helenee ile ilişkisinin son dönemini daha çok merak ediyorsunuz ama önce kısaca duygudurum bozukluklarının dinamiklerinden söz edeyim, kısa sürecek.
Duygudurum bozuklukları ve narsisistik kişilik ilişkisi:
Şimdi size teorik bir bölüm aktaracağım. Ta yüzyılın başlarında yazılmış Fenicel ve Abraham’ın görüşlerinden bahsedeceğim.
Fenichel diyor ki, depresyonlular ile tutkunlar aynı tipten insanlardır. Kendine güvenin, dış destekler tarafından düzenlendiği bir döneme fikse olan bir kimse için, bu desteklerin önemi son derece büyüktür. Bu dünyayı, bitmez tükenmez bir doymazlıkla gözden geçirirler. Eğer narsisistik gereksinim doyurulmazsa, kendine güven, tehlikeli bir noktaya kadar azalır ve bundan sakınmak için her çareye başvururlar. Bu tür fiksasyonu olan kimseler, früstruasyonlara şiddetle tepki göstermeleriyle kendilerini belli ederken, diğer bir yandan oral bağımlılıkları, onları, gereksindikleri şeye boyun eğmeye ve kendilerini beğendirme yoluyla elde etmeye itekler. Bunların her birinin Althussere’de bir şeye işaret ettiğini, düşünüdüğüm için bunları aktarıyorum. Umuyorum siz de o bağlanıtları kuruyorsunuzdur. Kendini beğendirme (ve dolayısıyla boyun eğme) ile özgür olduğunu gösterme (ve dolayısıyla başkaldırma) arasındaki temel çatışmanın depresyona yatkınlığı olan insanlar için karekteristik olduğunu söylüyor. Kendini beğendirme ile baş kaldırma arasındaki çatışmanın genellikle terapi sürecinde terapiste karşı da ortaya çıkığını söylüyor. Althusser örneğinde bu çatışmanın hem annesiyle hem de Helenee ile ilişkisinde çok net bir biçimde görüldüğünü söyleyebiliriz. Aynı şey terapisti ile ilişkisinde de geçerli. Analistinin kendi üstünde fikir beyan etmesinin onu ne kadar kızdırdığını biliyorsunuz.
Depresif tutumların çoğu da bu kendini beğendirme ile başkaldırı ya da saldırganlığın bir bileşimidir. Aynı anda hem cinsel doyum veren hem de benlik değerini artıran desteklere sürekli gereksinim duyarlar. Aktif olarak sevme yeteneği olmayan, aşk tutkunlarıdırlar. Bunlar basitçe sevildiklerini hissetme gereksinimi içindedirler. Bunun yanısıra bağımlı oluşları ve narsisistik tip obje seçimleri ile karekterizedirler. Objelerle ilişkileri identifikasyon özellikleri (Althusser örneğinde bu kendini olmak istediği gibi -yiğit, cesur, gözünü budaktan sakınmayan tam bir erkek- algıladığı nesne seçimi olarak gösteriyor.) ile karışıktır ve sık sık obje değiştirme eğilimindedirler. Çünkü hiç bir dış obje gerekli doyumu sağlayamaz. Bu nesnelerden, kendilerine katılmalarına ve onunla birlik hissetmelerine olanak veren ve cesaratlendiren bir tutum beklerler.
Abraham diyor ki, manik depresif kişilerin kişiliğinde, önemli ölçüde kompulsif nevrotik özellikler vardır. Para bunlar için son derece önemli bir rol oynar. Para yitirme ve fakirlik korkusu, sık görülen bir durumudur. Althusser de bu kitabı yazmadan önceki son iki aya kadar bütün hayatı boyunca bu korkuyu ve para biriktirme takıntısını halledemediğini ve iki ay öncesinde -nasıl olduysa – hallettiğini söylüyor.
Depresyonu kolaylaştıran yaşantılar, bildiğiniz gibi genellikle benlik değerini düşüren şeylerdir. Ancak normal kimseler için benlik değerini artıracak yaşantılar bile eğer başarı hastayı bir ceza veya yükümlülük tehdidi altında bırakıyorsa ya da yeni görev ve sorumluluklar yaratıyorsa depresyon yaratıcı olabilir. Althusser’in depresyonlarının bir nedeninin de insan ilişkilerindeki yeni sorumlulukların, anlamlı kalıcı ilişkilerin yarattığı sorumluluklar olduğunu düşünüyorum.
Fenichel, depresyonluların, kendilerini çok kötü hissetmelerine ve kendileriyle ilgili olumsuz düşüncelerine rağmen, aslında çok iyi eziyetçiler olduğunu söyler. Genellikle bu eziyetleri ve manüplasyonları sayesinde, bütün çevrelerini denetim altında tuttuklarını ve onlara istediklerini yaptırdıklarını ve buradan doyum alarak yeniden toparlandıklarını ileri sürer. Althusser böylesi tutumları ile ilgili, yani hastanede kendisine nasıl bakılmasını sağaldığını, doktorları nasıl manüpüle ettiğini vs. çok uzun ve ayrıntılı bir biçimde adeta keyifle uzun uzun aktarıyor.
Depresif kişi, bir dış objeyi sevemediği gibi kendisini de sevemez. Duyguları, dış objeye olduğu kadar kendisine karşı da zıt yönlüdür (ambivalandır). Fakat bu zıt iki öğenin dağılımı farklıdır. Objelere karşı saldırganlık bastırılıp sevgi ön plana çıkarılırken, kendilerine karşı olumsuz duygular ön plana çıkarılıp, daha olumlu duygular bastırılır. Bunu Althusser vakası için de tipik olduğunu için söylüyorum. Bütün kitap boyunca Helenee ile ilgili en ufak bir kızgınlık duymadığını, onu ne kadar çok sevdiğini defalarca anlatır bize. Oysa, Helenee ile ilgili her yerden son derece sadistik ve agresif duyguların hatta korkunun ortaya çıktığını görürüz, ama o bize Helenee ile ilgili sadece olumlu duygularını anlatır. Kendisiyle ilgili de uzun uzun değersizlik, hiçlik ve işe yaramazlık tasarılarını aktarır durur.
Belki şöyle bir şey aklınıza gelebilir: “ başından beri Althusser’in narsisistik bir kişilik yapısı olduğunu söyledi, şimdi de depresifmiş gibi söz ediyor”. Depresifler ile narsisistikler, temel patoloji açısından birbirlerine çok benzer, aralarındaki fark narsisitiklerde patolojik büyüklenmeci bir kendilik parçasının (açık veya gizli) varlığına karşın depresiflerde bu kendilik parçasının olmamasıdır. Ayrıca baştan da söylediğim gibi Althusser’in ikiuçlu duygudurum bozukluğu ve narsisistik kişilik yapısı gösterdiğini düşünüyorum.
Son dönem ve Helenee’nin ölümü:
Diyor ki 79 öğretim yılı iyi başladı. Hem Helenee’de hem de bende olumlu değişiklikler vardı. Birbirimize daha tahammüllü davranıyorduk ve birbirimize karşı daha az kırıcı oluyorduk (demek ki öncesinde tahammülsüzlük ve kırıcılık olduğu itiraf ediliyor). Seksen’de, Ocak ayları gibi, bir fıtık dolayısıyla ameliyat olması gerekiyor, ama ameliyatı sürekli erteliyor, çünkü anesteziden korku duyuyor, fakat sonunda ameliyatı kabul ediyor. “Bu anestezi ve korku, bunalım beni yavaş yavaş yeni bir depresyona soktu” diyor. “İlk kez olarak nevrotik ve kuşkulu değil, tamamen klasik bir melankoli söz konusu olmuştu” diyor.
Daha öncesinde de ameliyat oldmasına ve anestezi de olmasına rağmen bu kez bu denli korkmasının ve ameliyat olmak istememasinin, doktorların teminat vermelerine karşın ölebileceğinden korkmaya başlamasının nedeni, biraz sonra nedenlerini anlatacağım bir yalnızlık ve terkedelme korkusuna kapılmış olmasıdır. Terkedilme korkusunun tam da bu dönemde en uç noktaya varmasıyla, genel anestezide bütün kontrolünü ve kendi bütünlüğünü ve kaderini başka insanların aktivitelerine teslim etme düşüncesi katlanılamaz bir endişeye dönüşüyor.
Girdiği ağır depresyona rağmen hastaneye yatmıyor, Haziran’a kadar evde durumu idare etmeye çalışıyor (daha önce bir an önce hastaneye yatırılması için doktorlarına büyük baskı yapan bir adam için hayli ilginç bir durum) Haziran’da hastaneye yatmayı sonunda kabul ediyor, ama bu sefer her zamankinden farklı olarak evlerine çok yakın bir hastaneye yatmak konusunda ısrar ediyor. Bu hastaneyi tercih etmesinin nedeni Helenee’nin kendisini daha kolay ziyaret edebileceğini, daha doğrusu Helenee’e daha yakın olacağını düşünmesi. O dönemde, bazı kişilerin ölümünü istediklerine, kendisini öldüreceklerine, kendisiyle ilgili mahkemeler kurulduğuna, Kızıl Tugaylar’ın kendisini takip ettiğine ilişkin hezeyanları var. Kendisini ölüme mahkum edilmiş, idam cezasını bekleyen biri olarak algılıyor.
Biraz önce Helene’in önceki sevgililerinin öldürüldüğünü söylemiştim. Ayrıca annesinin sevgilisi de (Althusser’in amcası) savaşta öldürülmüştü. Yani Althusser’in sevdiği kadınların sevgilileri hep öldürülmüş kimseler. Althusser kendisini sevdiği nesnenin arzusuna dönüştürdüğünü söylüyordu. Annesinin ya da Helenee’in gerçek sevgililerinin yerine geçmek istiyorsa bu durumda kendisinin de öldürülmesi gerektiğini düşünmesi doğal. Helenee’nin sevgillilerini madem siyasi örgütler (Naziler ya da Sovyet Siyasi Polisi) öldürdüler, Althusser’i öldürecek olan da ancak bir siyasi örgüt olabilir. O sırada da piyasada Kızıl Tugaylar var. İşte beni Kızıl Tugaylar öldürecek hezeyanının altında yatan şey bu olabilir.
Önce MAOI’leri veriyorlar, arkasından Anafranil kullanılıyor. Anafranil’le epeyce düzelip taburcu ediliyor. Daha sonra Helenee ile birlikte tatile gidiyorlar, ama sekiz on gün sonra durum tekrar ağırlaşıyor. ve geri dönüyorlar.
Şimdi bu ağır depresyonu, anestezi ve ameliyat korkusunu yaratan dinamik nedenlere geçebiliriz. Diyor ki : “Helenee artık benimle birlikte yaşayamayacağını, benim onun için canavar olduğumu ve beni bir daha görmemek üzere bırakıp gitmek istediğini bildirdi. Açık açık ev aramaya başladı, yanında olduğum halde yokmuşum gibi davranıyordu”. “Benden önce kalkıp bütün gün ortadan gözükmüyordu, evde kalmışsa da benimle konuşmaktan, hatta karşılaşmaktan kaçınıyor, odasına ya da mutfağa sığınıyor, beni içeri sokmuyordu, birlikte yemek bile yemiyorduk”.
Hatırlarsanız Althusser babasını annesine hiç bir yaşam hakkı tanımımakla, onun bağımsızlığına saygı göstermekle suçluyordu, babasını suçladığı bir çok şeyi bizzat kendisinin hem de fazlasıyla yaptığını söylemiştim. Burada da Helenee’nin bağımsızlaşma girişimlerini depresyonla ve suçlamayla bastırmaya çalışarak yanıt veriyor. Yani bir kendilik nesnesi(anne) ve idealize edilen kendilik nesnesi (baba) olarak algıladığı ve hep kontrol edebildiğini düşündüğü, yaşamının en önemli kişisi artık kendisini sevmiyor ve kendisinden kurtulmak istiyordu. Üstelik onu suçluyordu.
“Bunaltım dayanılmaz olmuştu, zaten hayatım hep terkedilmek ve özellikle Helenee tarafından terk edilmek korkusu içinde geçmişti (hani Helenee’nin kendisini sevdiğinden hiç bir zaman kuşku duymamıştı) ama böyle evin içindeyken beni bırakması, doğrusu hepsinden dayanılmaz geliyordu bana”.
Sanırım Althusser’in depresyonla ve suçlamayla verdiği yanıt Helenee’de de suçluluk duygularının ve kendisiyle ilgili olumsuz tasarımların belirgin bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu. Çünkü Helenee’nin söylemini değiştirdiğini görüyoruz: “Ben bir canavarım”, “Kendimi öldüreceğim, senden kurtulmanın başka yolunu bulamıyorum”.
Hatta konuyu uzatmak pahasına annesiyle ilgili imgesini de kısaca hatırlatmak yararlı olabilir:
Annem bu düğünden biririnden korkunç üç anı saklamış, kocasının cinsel zorbalığıyla bedeninde tecavüze uğraması (ırzına geçilmiş) olması, kızlığında biriktirdiği paranın babam tarafından bir akşamda, düğün şöleninde harcanıp bitirilmesi, ve son darbe olarak da öğretmenliği bırakmasına karar vermiş, çünkü o annemi hep evde, yalnız kendisine ait olarak görmek istiyormuş.
Burada ne olup bittiğine bakalım. Bana göre Helenee ile Althusser ilişkisindeki temel dinamik karşılıklı sevilme ve kendilik nesnesi vasıtasıyla varolma gereksinimlerinin karşılanmasına dayanıyor. Her ikisi de diğerinin onayı ve varlığı ile var olabiliyorlar. Fakat Helene bu döneme doğru bağımsızlaşmaya, kendi arkadaşlıklarını ve kendine ait bir dünya kurmaya ve ayrılmak istemeye başlıyor. Kendilik nesnesini yitirme endişesi içinde olan Althusser buna depresyonla yanıt veriyor ancak sadece depresyon ortaya çıkmıyor, aynı zamanda suçlayıcı olmaya başlıyor. O dönemde ikisinin de birbirine intiharla ilgili eziyet ettiklerini anımsamanızı isterim. Yani Althusser eline ipi alıyor ve intihar edecekmiş gibi dolanıyor ortada. Helenee de diyor ki beni öldür. Burada karşılıklı sadistik bir ilişki var. İkisi de birbirine iki insan birbirine ne kadar sadist davranabilirse o kadar sadistçe davranıyorlar. Kimsenin initihar etmeye niyeti yokmuş gibi görünüyor. İntihar tehdidi karşı tarafı elde tutmak, onu kontrolü altında bulundurmak için kullanılıyor. Öte yandan da terk edecek olana duyulan saldırganlığın bir boşaltımı. Amaç sadece karşı tarafa eziyet etmek, onu manipüle etmek ve onda suçluluk duyguları uyandırırark vicdanını rahatsız etmek gibi görünüyor. Şimdi Helenee diyor ki sen beni öldür, çünkü ben senin gibi bir canavarla yaşamaya tahammül edemiyorum.. Bu aslında bir insana verilebelicek en ağır ceza olabilir. Yani hem bir canavar olduğunun kanıtı olacak, ömür boyu taşıyacağı, hem diyelim ki en sevdiği insanın katili olmak gibi bir damga yiyecek ve hem de sevdiği nesneyi kaybedecek. Bunun hiç de özgeci değil tam tersine sadistik bir faailyet olduğunu düşünüyorum, Althusser’inkinin de böyle olduğunu düşünüyorum. Althusser’in iksinin de ne kadar özgeci ve birbirlerini sevmelerinin kanıtı olarak anlatılan şeyler (mesela ancak benim elimden ölmeyi isterdi, ben de ona hizmette bulundum), tam tersine karşılıklı nefretin, sadizmin ve saldırganlığın belirtileri olarak yorumlanmaları gereken şeyler.
Çok ağırlaştıkları son iki hafatlık dönemde kimseyle görüşmüyorlar, telefona çıkmıyorlar. İkisi de sadece analistleriyle görüşüyorlar. İkisinin de analisti bildiğiniz gibi aynı insan. Tuhaf bir durum ama öyle. Analist daha önce defalarca yattığı ve hep memnun kaldığı, ama evlerine uzak olan kliniğe Althusser’i tekrar yatırmak istiyor. Althusser ilk defa hastaneye yatmamak için olağanüstü bir direnç gösteriyor. Bundan önceki dönemlerde kendisi analistine gidip yalvar yakar kendisini hastaneye yatırtırken bu kez hastaneye yatırılmamak için elinden geleni yapıyor. Çünkü Helenee’in kendisini terketmesinden korkuyor ve ancak evde kalarak onu kontrol edebileceğini düşünüyor.
Bundan sonra olanlar çok sisli, kendisinin söylediğine göre analisiti 13-14 kasım’da Helenee ile görüşmüş. Helenee’nin analistlerine Althusser’in üç gün daha yatırılmaması için yalvardığını söylüyor. Ben Helenee ‘nin Althusser’in yatışını geciktirmek için yalvarmasını gerektirecek bir nedeni olduğunu düşünmüyorum. Sanırım Althusser Helenee’nin kendisini terk edeceği endişesi içide olduğunun üztünü kapatmak istiyor. Ayrıca analiste yönelik yapılan suçlamalara karşı da analistini savunmak amacını taşıyor olabilir. Çünkü cinayetten sonra analisti Althusser’I zamanında hastaneye yatırmamakla suçlanmıştı.
Herneyse Althusser Helenee’i öldürmesiyle ilgili yorumu şöyle: “Ben zaten ölü bir insandım, asla varolmamıştım, annemle ilişkim beni öldürmüş ve hadım etmişti, benim Helenee’ i öldürmem demek zaten aslında kendimi öldürmem demekti. Helenee ile ben aynı şey olduğuma göre, ben Helenee’i inthar amacıyla öldürdüm”.
Bir açıklaması da şöyle, “Helene çok öldürülmek istiyordu, onu kurtarmak için bir hizmette bulundum” diyor. Bence intihar etmek isteyen bir insana yapılacak hizmet onu öldürmek değil, bu isteğini yaratan şeyleri ortadan kaldırmaya çalışmak olmalıdır. Evet Althusser’in iddiası bu. Oysa bu bana başka türlüymüş gibi geliyor.
İntihar mı Cinayet mi?
Biraz gazete başlığı gibi oldu ama burada yanıtlamamız gereken soru bu. Çünkü ben Althusser’in Helene’i öldürmesini kendisinin açıkladığı gibi bir intihar değil bir cinayet olduğunu iddia edeceğim. Kendini yok etme arzusunun değil, kendini kurtarma arzusunun bir ürünü olduğunu söyleyeceğim.
Kendi yorumuma Althusser’in son dönemde hastaneye yatmamak için gösterdiği direnci ele alarak başlayacağım. İlk defa Helenee kendisini terk edeceğinden söz ediyor. Aslında hastaneye yatırılması demek, Althusser’in zihninde bence Helenee’nin kendisini terk edecek olması demek. Kendisi hastaneye yattıktan sonra kendisine ev arayan, başka yere taşınmak isteyen bir insan, kendisini bırakabilir ve bir daha gelmeyebilir. Üstelik analisti tarafından eve oldukça uzak bir kiliniğe yatırılmak isteniyor. Analistinin de Helenee ile kendisini ayıran bir obje işlevi gördüğünü en azından Althusser’in zihninde onları birbirinden ayıran bir obje olarak algılandığını düşünüyorum. Tabi analist de Helenee’nin bağımsızlığını kazanması, kendi ruhsal gelişimini tamamlaması ve kendi dünyasını kurabilmesi için Althusser’den ayrılmasını desteklemiş olabilir. Çünkü daha sonra da bir rüyasının analiziyle ilgili olarak kendisi de analist olan bir arkadaşınını yormuna katıldığını söylüyor O analistin yorumu “bence sen analistini öldürmemek için Helene’i öldürdün”. Althusser bu fikri de daha önceki teziyle birleştiriyor ve diyor ki “evet ben anilistimi öldürmemek için Helenee ‘i öldürdüm ama aynı zamanda kendimi öldürdüm, annemi öldürdüm, analsitimi öldürdüm”. “Böyle yapmakla da (yani analistimi de öldürmekle) hayatımın desteğini sağlayan birini öldürmem, aslında kendimi yok etme isteğinden kaynaklanıyor. Ben sürekli kendini yok etme isteği içinde bir insandım. Bütün hayatım böyle geçti. Dolayısıyla analistimi öldürmem ya da Helenee’i öldürmem kendimle ilgili bütün tanıklıkları, bilgileri, ya da varoluşumun kanıtlarını ortadan kaldırmaya yönelik bir eylem olarak yorumlanmalıdır”.
Şimdi Helenee’nin geçmişine bakarsak, bir başka ihtimal de şu: Helenee uzun zaman hem annesine hem babasına kanserliyken bakmak zorunda kalıyor, ikisi de kanser ve yatalaklar. Helenee de uzun süre evde bakımlarını üstleniyor ve sonra da öldürüyor.
Althusser uzun zaman hastaneye yatmayarak Heleneen’nin kendisine bakmasını sağlamış ve onu buna zorlamış oluyor, üstelik Helenee’nin tam kendisini terk etmek istediği bir dönemde, ama bu aynı zamanda son derece riskli bir arzu. Yani bir yandan Helenee’nin kendisine bakmasını sağlamış olurken bir yandan da Helenee tarafından öldürülme riskini barındırıyor. Helenee’in daha önce böyle baktığı kişileri öldürme ” alışkanlığı” var. Hem de bunlar annesi ve babası olmalarına karşın.
Bütün bunlar Althusser’in zihninde bilinçlilik derecesini bilemeyeceğim bir şekilde Helenee tarafından öldürülme korkusu da yaratabilir. Bildiğiniz gibi hem hastaneye yatığı dönemde, hem daha sonra uzun süren, daha öncekilerden de hayli uzun süren ve şiddetli bir öldürülme korkusu ve psikotik persekütif sanrılar içinde bulunuyordu. Ayrıca Helenee, Althusser’ e bir canavar olduğunu ve kendisine sürekli eziyet, işkence ettiğini ve kendisini sürekli mutsuz ettiğini, onun ilişkisi sayesinde bir türlü kendisine gelemediğini ve tek kurtuluşunun onu terk etmek olduğunu söylüyordu. Helenee’nin başka insanlarla lişkisine baktığımız zaman da mesela diyor ki, 1945’te ben onu tanıdığım zaman hiç bir dostu yoktu, tek bir arkadaşı kalmamıştı, bu sadece kurşuna dizilmeler, öldürülmeler neticesi değil. Helenee’nin insanlarla ilişkisinde insanlarla bir süre sonra bozuşuyor, ve bozuşurken de o insanların kendisine kötü davrandığını , kendisine eziyet ettiklerini kendisine iyi davranmadıklarını iddia ediyor. Partiden ayrılışı da böyle. İnsanlar Helenee’e haksızlık yapıyorlar, eziyet ediyorlar, insanlıkdışı bir muamele yapıyorlarmış gibi. Biz bunların gerçekte ne olduğunu bilmiyoruz ama sonunda Helenee onlardan bu gerekçelerle ayrılıyor. Şimdi bu canavar temasının Althusser’e yöneltilmesi, zaten kendisiyle ilgili kötülük tasarımları her an ortaya çıkmaya hazır, Althusser için de bir kibrit yerine geçebileceğini düşünüyorum. Althusser de bu canavar suçlaması karşısında -ister buna projektif identifikasyon diyelim, ister kendi kötü tasarımlarının ortaya çıkması diyelim- kendisini kötü bir canavar olarak algılamaya başlıyor. Bence öldürülmeyi bu nedenle bir kez daha hak ettiğini düşünüyor. Yani bu durumu da Althusser’de öldürülme korkusunu uyandırıyor. Dolayısıyla Helenee’i öldürmesi kendi psikotik dünyası içerisinde bir meşru müdafaa imiş gibi algılanabilir. Ama meşru müdafaa da, başkasını değil kendini korumaya yönelik bir şeydir, ulvi ve yüce bir şey değil sadece kendini koruma arzusundan kaynaklanır ve sonunda cinayettir.
Keza bir diğer açıklama, -bunların hepsi spekülayon tabi, uyduruyoruz yani- Althusser’in gerek felsefi faaliyetleri, gerek politik faaliyetlerine baktığımız zaman hep bütün, bütünle ilgili fikirler ileri sürme içinde olduğunu görüyoruz. Şöyle bir fantazisi olduğunu söyleyebiliriz Althusser’in. Bütün dünyaya hocalık etmek, bütün dünyayı, felsefeyi ve politikayı kendi egemenliği altında tutmak. Bütün eylemleri buna yönelik gibidir. Yazdıkları kitaplar da öyledir. Ancak dünyayı ve ilişkide bulunduğu insanları kontrol ve egemenliği altında tuttuğu zaman rahat edebilmektedir. Kontrolün en had noktası ise cinayettir. Bir nesneyi en mükemmel kontrol edebildiğiniz an onu yok edebildiğiniz andır. Tümüyle hakimsinizidir. Sadizmin ve kontrolün en uç aşaması dolayısıyla cinayettir. Böyle bir yanı da olabileceğini, yani bir kontrol amacı, temel motivasyonun kendi elinden kaçmakta olan ve kendisini terk etmek isteyen, artık kendisini bir daha görmemek isteyen bir nesneyi kontrol edebilmek için yok etmek olabileceğini de düşünüyorum.
Althusser Helene’i öldürdükten sonra bir dönem de iki yıl kadar süren intihar fikirleri oluyor. Fakat bunlar bana gerçek intihar etme arzularından çok süperegosuna yönelik kendi kendini cezalandırma ödünleriymiş gibi geliyor. O kadar ayrıntılı planlar ki bu planlar. Mesela diyor ki “insanlık tarihinden başlayarak kendi kendini öldürme biçimlerini araştırdım”. İntihar edeceksen çık bir yerden atla. Bütün bu planların aslında intihar etmemek için bir oyalanma olduğunu söylemek istiyorum. Obssesif insalar da bilirsiniz, planlarlar planlarlar ama eyleme dökmezler. Daha doğrusu bu planlar dolayısıyla eylemlerini gerçekleştirmezler, çünkü bu planların işlevlerinden biri de eylemi engellemektir.
“Sürekli intihar söylevleri çekiyormuşum, aynı zamanda ve özellikle içine düşmüş olduğumu hissettiğim sefil ve perişan durumdan çıkma, umut ve olaslıklarının tümünü yok etmek fikrini bir türlü bırakmıyormuşum”. “Bu yönde kanıttan yana bir eksiğim yokmuş. Kanıtlarım ve idialarım oldukça sağlam ve çok tutarlıymış, hatta her türlü çarenin ve özellikle de psikanalitik tedavinin kesinlikle boş olduğunu kanıtlamakla zamanımı geçiriyormuşum”. Şuraya dikkatinizi çekmek istiyorum. Daha evvel Althusser’in narsisistik kişilik bozukluğu kriterlerini nasıl karşıladığını anlatmamıştım. Önce Althusser’in bir sözünü aktaracağım: “Felsefi tartışmanın diyalektiğine en alışkın ve egemen olanlar bile -ki çoğu kez karşımda çok yetenekli filozoflar bulunuyordu- diyecek bir şey bulamayıp susuyor ve yanımdan benden tamamen umudu kesmiş olarak ayrılıyorlarmış. Herbiri şaşmaz bir biçimde benim zaferimle sonuçlanan birer güç denemesine benzeyen bu kanıtlamalarla güttüğüm asıl hedef ne olabilirdi?” İntihar duyguları içindeki bir insanın bu denli güç ve insanları altetmekle ilgilenmesi benim aklımın almayacağı bir şeydir. İntihar fikirlerinin sahiciliğini kuşkuya düşüren bu sözler aynı zamanda ne kadar narsisitik bir yapılanma ile karşı karşıya da olduğumuzu anlatıyor bize.
Peki bu intihar fikirleri gerçek bir intihar arzusunu göstermiyorduysa neyi gösteriyordu? Çok basitçe söylersek, süperegonun kuruluş aşamasında daha evel babanın tokatı ya da cezalandırması yerine, içsel baba tasarımının ve dolayısyla çocuğun kendisinin kendi kendini cezalandırmasına geçildiğini söyleyebiliriz. Yani kendi cezamı kendim vereceğim, bundan sonra bir hata işlersem bunun bedelini vicdan azabıyla ve suçluluk duygularıyla kendim çekeceğim gibi.
Burada Althusser’in bütün bu dönemi suçluluk duyguları ile geçirdiğini düşünüyorum, intihar fikirini besleyen en önemli kaynak kendine duyduğu kızgınlık ve kendini kötü olarak algılamasıdır. Kendini kötü olarak algılamasını sağlayan şey ise, intihar etmiş olması değil, kendini kurtarmak için bir cana kıymış olmasıdır.
Gene hastanede yattığı bu dönemde, olağanüstü bir tahakküm kurduğunu zevkle anlatıyor. Mesela diyor ki, “Hanım arkadaşlarım bir liste yapmışlar, her gün sırayla ziyaretime gelip benimle konuşuyorlar, bir gün biri gelmezse, ortalığı birbirine katıp adeta bir despotlukla bütün arkadaşlarımın beni ziyaretini temin ediyordum”. Ayrıca ilave ediyor “Doktorumun gelmesini sabırsızlıkla bekliyordum ve o geldiğinde üzerine atlıyordum, onunla konuşmak beni çok rahatlatıyordu”. Şimdi hiç bir ümidim kalmamıştı deyip de bir yandan doktorunu sabırsızlıkla bekleyen, despotlukla her gün bir hanımın kendisini ziyaretini temin eden ve bunu zevkle aktaran kişi aynı kişi olabilir mi? Bunları yapan birinin intihar edebileceği ve intiharı ciddi olarak düşündüğü söylenebilir mi?. Benim cevabım hayır, düşünülemez ve söylenemez biçiminde.
Althusser’in bir açıklamasına göre, bir hanım dostu “Sende sevmediğim yan kendini yok etme isteğindi” demiş. İşte bu söz benim her şeyimi aydınlattı diyor. Bu sözden yola çıkarak aslında Helenee’ni öldürmenin kendimi yok etmek olduğunu kesinkes anlamış bulundum. İşine gelen açıklamalara ne kadar da çabuk ikna oluyor.
Toparlayacak olursam ben Althusser’in Helenee’i, ona bir hizmette bulunmak ya da intihar etmek amacıyla öldürmediğini, kendi içsel gereksinimleri sonucu öldürdüğünü düşünüyorum. Nedenlerine gelince bunların;
1. Kendisini hiç bir zaman gerçekten sevmemiş, açıkça dışarı vurulan suçlayıcı bir ıstırabın çaresiz kurbanı, tüm yaraları kanayan, acılar içindeki mazoşist bir imge, ama bu özelliği ile aynı zamanda bana karşı dehşetli ölçüde sadist de (bana karşı da, çünkü annem, sevdiği Louis’in ölmüş olduğu gibi, benim de ölmemi istemezlik edemezdi..) diye tanımladığı anneye (ve benzer dinamiklerle bağlı olduğu Helenee’e) duyulan öfke,
2. Aynı zamanda kendisini mutlu edemediği ve acısını dindiremediği için sürekli olarak geniş ve dipsiz bir korku, bir bunaltı içinde yaşamasına ve hayali bir suçlululuktan kurtulamamasına neden olduğu için, yaşadığı çaresizliği nedeni olarak gördüğü bu nesneye (anne ve Helenee) duyulan saldırganlık duyguları,
3. Bütün özgürlük ve özerklik iddialarına ve böyleymiş gibi yaşamaya çalışmasına rağmen aslında ne kadar bağımlı ve muhtaç olduğunu gösteren bir nesneye duyulan hınç,
4. Belki kendisini öldürecek birini engellemek arzusu,
5. Bağımlı olduğu ve tahakkümü altına girdiğini, dolayısıyla yeniden köleleşeceğini bildiği birinden özgürleşebilmek arzuları,
6. Mutlak kontrolü altında tutmaya çalıştığı ve tutabildiğini zannettiği bir kişiye aslında bağımlı olanın kendisi olduğunu ve artık onu kontrolu altında tutamayacağını görerek kapıldığı telaş ve hiçlik duyguları olduğunu düşünüyorum.

Althusser bu kitabı niye yazmış olabilir?
Şimdi son olarak Althusser’in bu kitabı niye yazmış olduğuna ilişkin bir şeyler söyleyeceğim. Althusser oldukça mahrem yanlarını, oldukça da açık gibi görünen bir biçimde herkese, yani kitabı okumak isteyecek herkese anlatıyor. Bir insanın kendisini böyesine açık bir biçimde kamuoyuna sunması kolay bir şey değildir ve ancak bir zorunluluğun gereği olarak hissedilebilir. Bu zorunluluk cinayetle de artan kendilik nesnesi gereksinimidir. Althusser’in bütün yaşamı boyunca o en başta sözünü ettiğim kendilik nesnesi gereksinimini karşılayamadığını düşünüyorum. Annesiyle olan ilişkisinde yerine getirilememiş kendilik nesnesi işlevi, Helene’le olan ilişkisinde de gerçekleşmemiş.
Althusser bu kitabı yazarak bir deneme daha yapıyor, bütün okurlarına bir kendilik nesnesi işlevi yüklüyor. “Ey ahali, ben bunları yaşadım, bu ızdırapları çektim beni bu halimle kabul ediyor musunuz, onaylıyor musunuz, onaylamıyor musunuz?” diyor. Daha da önemlisi bütün bunlara ragmen beni seviyor ve bana hayran oluyor musunuz? diyor. Bu yeni bir kendilik nesnesi yaratma girişimidir. Burada bitirerek Althusser’in sorusunun yanıtını size bırakıyorum.

KAYNAKLAR
Abraham K : Selected papers, Institute of Psychoanalysis and Hogarth Press. London, 1927.
Althusser L : Gelecek uzun sürer. Çeviri: Berkan İ Can Yayınları, İstanbul, 1996.
Fenichel O: Nevrozların Psikanalitik Teorisi. İngilizceden çeviren: Tuncer S, Ege Üniversitesi Matbaası, İzmir, 1974
Kohut H: The Analysis of the Self. International Universities Press, New York, 1971
KohutH: Restoration of the Self. International Universities Press, New York, 1977
Kernberg OF: Borderline Conditions and Pathological Narcissism. Jason Aranson, New York, 1975.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*