Fatihler ve Fetihler

Fatihler ve Fetihler Hakkında Düşünmek İçin İki Örnek

Pizzaro ve Kuteybe  

 

Güney Amerika gezime Ekvador’dan başlamıştım. Aktif volkanları, derin yeşil vadileri, ırmakları, yağmur ormanları ve yüksek platoları ile çok büyüleyiciydi.

Bir yandan gezerken bir yandan da yavaş yavaş Güney Amerika tarihini öğrenmeye başladım.

Kiliseler çok çok gösterişliydi. Birçoğunda sunaklar altınla kaplıydı. İçleri altın ve gümüş doluydu.

Rehber kiliselerin bu kadar ihtişamlı yapılmış olmasının nedenini yerel halkı Hristiyanlıkta tutmak olduğunu söylemişti. İspanyollar yerli halkı sadece Hristiyan olanların yaşamasına izin vererek zorla Hristiyan yapmıştı ama katliamlar bittikten sonra da vazgeçmesinler diye de bir dizi önlemler almışlardı. Büyüleyici kiliseler, İsa’nın esmer bir karakter gibi resmedilmesi ve dağları kutsal bilen bu kültürde tüm İsa resimlerinin dağın üstünde gösterilmesi gibi

Ekvador’dan sonra Peru’ya geçtik. Çok daha etkileyici topraklardı. Dağlar, ırmaklar, 4000 metrenin üzerindeki platolar belki oksijen eksikliğinin de etkisiyle insanı sarhoş eden büyüleyici bir atmosfer oluşturuyordu. İnka’ların başkenti Cuzco muhteşem bir yer; top, tüfek, barut bilmeyen ama müthiş inşaat teknikleri geliştirmiş bir medeniyetin yaşadığı topraklar.

Peru’yu gezdikçe de bir yandan yavaş yavaş Güney Amerika’nın fethini ve İnka İmparatorluğunun yıkılışını öğrendim.

Francisco Pizzaro ve İnka Uygarlığının Yıkılması

İspanyollar çok az bir kuvvetle ama çok sayıda hile ve kurnazlıkla Güney Amerika’yı fethetmişler. İşgal edilmiş Panama’dan yola çıkan Pizzaro, 180 kişilik bir birlikle Peru topraklarına geldiğinde İmparatorla barış görüşmesi yapmak istediğini bildirmiş. Pizzaro daha önce de Peru topraklarına akınlar yapmış ve çok fazla altın olduğunu görüp bunları ele geçirmeyi çok istemiş.  Panama Valisi isteksiz olsa da Pizzaro’nun ısrarları karşısında sonunda onu tekrar Peru’ya akın düzenlemeye yollamış.

Yerel halk İspanyollarla karşılaştıklarında ve ilk kez at gördüklerinde çok şaşırmışlar. Bunların bir çeşit daha üstün bir ırk olduğunu ve tanrı tarafından yollandığını düşünmüşler. İnka inancında insanın sürekli yenilendiği, tanrıların arada yeni insanlar yapıp, eskilerini tedavülden kaldırdığına inanılırmış. Alimlerin gelecek yeni üstün ırka dair yaptığı tanımlamalar da İspanyollara benziyormuş. Yüzlerinde kıllar olacak ve daha iri olacaklar, bir şeyin üstünde gelecekler vb.. Belki de bu insanları tanrı yollamıştır diye İmparatorun da kafası karışıkmış,. Bu yüzden onlara saldırıp yok etmek yerine görüşme taleplerini kabul etmiş.

Son İnka İmparatoru Atahualpa, Francisco Pizzaro ile barış görüşmesine gittiğinde arkasında çeşitli kaynaklarda ifade edildiğine göre 40-80 bin kişilik bir ordu varmış, buna karşılık İspanyolların sayısı ise 180 kişiymiş. İspanyollar atlı ve zırhlıymışlar, yanlarında iki tane küçük top ve tüfekler ile iki de şahin varmış. İnka ordusunun ise ateşli silahı yokmuş, kılıçları ve okları ise tahtadan olduğu için İspanyolların zırhlarına karşı etkisizmiş. Ama savaşsalar 40 bin kişi 180 kişiyi bir şekilde elleriyle de olsa etkisiz hale getirirdi.

Atahualpa, ordusunu beklemede bırakıp az sayıda askerle Pizzaro ile görüşmeye gitmiş ama Pizzaro barış görüşmesine gelen İmparatoru esir almış ve beraberinde gelen korumaları da idam etmiş.

İmparator’u esir aldıktan sonra yeterince altın ve gümüş verirse onu serbest bırakacağını söylemiş, İmparator’un 35 m2 lik bir odayı   altınla ve iki odayı gümüşle doldurma sözünü yerine getirmesine rağmen, serbest bırakılmamış. Pizzaro İmparatoru 3 yıla yakın bir süre boyunca bir hücrede esir tutarak onu bir kukla kral olarak kullanmış ve İnkaların saldırmasını engellemiş,  dağılan İnka Ordusunun  artık bir tehdit oluşturmayacağını düşündükten sonra onu  yargılamış ve onu 12 ayrı suçtan suçlu bularak canlı canlı yakılarak idama edilmeye mahkum etmiş.  Şahitlerin hatıralarına göre bu ceza onu dini inançlarından ötürü dehşete düşürmüş, orada bulunan biri eğer Hristiyan olmayı kabul ederse yakılmaktan kurtulacağını söylemiş ve kabul ettirmiştir. Daha sonra önce vaftiz edilip sonra kendi isteği olduğu üzere boğularak öldürülmüştür.

İspanyollar, yerli halkı Hristiyanlığa davet ediyor ve kabul etmeyenleri kılıçlarla doğrayıp öldürüyorlarmış. Sonunda Hristiyanlığı kabul etmeyen herkes öldürülmüş, sadece İspanyolların ulaşamadığı kırsal, dağlık alanlardaki yerli halk daha uzunca bir süre Hristiyan olmamış.

İspanyollar Peru’ya geldiklerinde İnka İmparatorluğunun yaklaşık 20 milyon nüfusu vardı, beş sene içerisinde İspanyolların getirdiği başta çiçek olmak üzere virüs hastalıkları ve katliamlar sonunda İnka İmparatorluğu sınırlarında yaşayan insan sayısı 2 milyona kadar düşmüştü.

Bu kadar insan sadece altın, gümüş gibi değerli madenler başta olmak üzere bir uygarlığın yağmalanması için öldürülmüştü. Tüm bunlar onlara “doğru dinin” götürülmesi kılıfı altında yapılmıştı. Tıpkı günümüz dünyasındaki yağmalamaların “demokrasi götürülmesi” adına yapıldığı gibi.

Ekvador ve Peru’yu ziyaret ettiğimde her iki ülkedeki rehbere de şunu sormuştum. Gelip, insanlarınızı katleden, mallarınızı yağmalayan bu insanların dinini o koşullarda başka çare olmadığından kabul ettiniz de artık böyle bir risk yok, niye hala katillerinizin dininde kalmaya devam ediyorsunuz?

Ekvator’daki rehber hangi yoldan olduğu önemli değil, sonunda doğru dini bulmamız önemli demişken, Perulu rehber, “Sizin hikayeniz farklı mı sanıyorsun?” demişti.

Nasıl dedim? Tarihçi olan rehber memleketine dönünce Türklerin İslamlaşma sürecini araştırmamı salık verdi.

Kuteybe bin Müslim’in hayatını ve yaptıklarını Güney Amerika gezimden sonra öğrendim:

Kuteybe bin Müslim ve Emevilerin Türk Katliamları

Emevi valisi Haccac‘ın Kuteybe’yi Maveraünnehir bölgesinin fethi ile   görevlendirmesiyle Kuteybe bin Müslim komutasındaki Araplar 705 yılında Maveraünnehir‘e karşı cihat başlattılar.

O dönemde bölgedeki Türk ve Özbek halkları küçük beylikler, şehir devletleri halinde örgütlenmişti. Birinci Göktürk Devletinin yıkılmasından sonra Göktürklerin bir kolu Toharistan Yagbu devletini kurmuştu bir de kuzeyde Hazar İmparatorluğu vardı. Bölgede daha sonra kurulacak Selçuklular ya da Safeviler gibi büyük devletler yoktu.

Kuteybe bin Müslim’in hedefi Maveraünnehir ve Toharistan‘ı ele geçirmekti.  Baykent’in üzerine yürüdü 2 aylık kuşatmanın ardından Baykent’e girdiler. Şehrin zenginliğini görünce varlıkları ele geçirebilmek için karışıklık çıkarıp, birkaç günlük yağmanın ardından şehri yakıp yıktılar.  Şehirde eli silah tutan tüm erkekler öldürüldü. Kadınlar ve çocuklar esir edilerek başka bir yere gönderildi.

Baykent’in ardından Talkan’da da saldırılarına devam eden Arap birlikleri, şehrin teslim olmasına rağmen şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirdiler Kılıçla öldürülen binlerce kişinin yanında binlerce kişi ağaçlara asılarak katledilir. Tarihçilerin aktardığına göre bu yolun 24 kilometrelik kısmı ağaçlara asılan Türklerin cesetleri ile doludur. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.

Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer. Erkeklerin çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alır. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları Arap askerlerine cariye yapılır. 

Kuteybe, Semerkant‘a senelerce uğraştıktan sonra ancak 711’de girebildi. Semerkant’ı ele geçirdiğinde İslam dışı inançlara ait çok sayıda dini mekanı yıktırdı, kitapları yaktırdı, alimleri katletti.

Bazgis’de çok uzun ve başarısız bir kuşatma döneminden sonra Melik Tarhan’a teslim olmaları halinde canlarının bağışlanacağı mesajını yollar. Şehir kuşatmadan dolayı açlık içinde olduğundan Tarhan bu teklifi kabul eder. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, çevresi hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur.

Kuteybe önce Tarhan’ın iki erkek çocuğunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.

Harezm‘de de benzer olaylara neden olan Kuteybe, eğitimli insanları öldürtüp, kitapları ise yaktırdı. Zengin Harezm şehirlerini yağmaladıktan sonra kardeşinin esir ettiği 4.000 kadar kişinin kafalarını kestirdi.

Pizzaro, Peru’yu beraberce fethettiği ama daha sonra aralarında çeşitli anlaşmazlıklar çıkan bazı İspanyollar tarafından katledilerek öldürülmüştü.

Kuteybe de halife değişince, Halifeye karşı isyan etmeyi planlarken, kendi komutanları tarafından öldürülmüştü.

İnsanlık tarihi savaşların, katliamların ve vahşetin tarihi mi?

İnsanlık tarihinin kayda alınan 5600 yılında 14 600’den fazla savaş yaşanmıştır. Her yıla yaklaşık 2,6 savaş düşmektedir. Her otuz yılı bir kuşak olarak kabul edecek olursak bu sürede yaşamış 185 kuşaktan sadece 10’u savaşsız bir ömür sürebilmiştir. Neredeyse hayatı boyunca savaş görmeden yaşamış bir insan yok gibidir.

  1. yüzyılda yaşanan iki büyük Dünya Savaşı’ndan sonra, sanki insanlık barış ve huzur içinde yaşamaktaymış gibi bir yanılsama sık sık dile getirilir. Oysa II. Dünya Savaşı’ndan bu yana 150’ye yakın savaş gerçekleşmiştir ve bu savaşlara bağlı olarak 70 milyondan fazla kişi hayatını kaybetmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana savaşlarda ölen insan sayısı, II. Dünya Savaşı’nda ölen insan sayısının 3- 4 katıdır.

İnsanlar bilinen tarih boyunca başkalarının sahip olduğu şeyleri ele geçirebilmek için örgütlenmiş ve daha büyük, güçlü örgütler kuran ve teknolojik olarak bunu iyi silahlarla donatabilen topluluklar, diğerlerini öldürmüş, mallarını, kaynaklarını yağmalamış hayatta kalanları da esir alıp, köle veya cariye yapmıştır.

Güçlü olduğunda keyfi ve zalimce davranmaktan çekinmemiş ve bunu çoğu zaman sözde ulvi gerekçelerin arkasına sığınarak yapmıştır.

İspanyollar, Güney Amerika’da yaptıkları insanlık dışı katliamları, Hristiyanlığı yaymak için yapıyorlardı. Papa onları destekliyor, başarılarından dolayı kutsuyordu.

Kuteybe de Halifenin emri ile Orta Asya’yı fethediyor, Müslümanlığı yayıyordu. Yöntemleri, tutumları birbirine çok benzeyen bu iki fatih aslında özgün iki karakteri anlatmıyor. Birbirlerinden çok farklı kültürlerde, çok farklı coğrafyalarda ve tarihlerde yetişmiş bu iki insanın bu kadar benzemesi ikisinin de insan olmasından kaynaklanıyor. Bu iki kişinin hayatı bize belli bir pozisyondaki insanın nasıl davranabileceğini anlatıyor. İnanan bu iki kişi inançlı da olsalar insanın ne kadar açgözlü ve güçlü olduğunda ne kadar merhametsiz ve vicdansız olabileceğini gösteriyorlar.

İspanyollar Amerika’ya geldiklerinde neden hayran olup orada yaşayanlarla dostça ilişkiler kurmak yerine, onları öldürüp mallarını yağmalamayı düşünmüşlerdi? Sadece İspanyollar değil, daha sonra söz edeceğim gibi Araplar da Semerkant’ı, Buhara’yı gördüklerinde içindeki zenginlikleri hayal ettiklerinde bu şehirleri yağmalayıp, yakıp yıkmışlardı. Hülagu da Bağdat’ı fethettiğinde taş taş üstünde bırakmamış, binlerce değerli eser bulunan kütüphaneler dahil her yeri yakıp yıkmış, nerdeyse Bağdat’ta yaşayan insan bırakmamıştı.

Tarih okudukça insan görüyor ki bu sadece bir yeri ve oranın sahip olduğu şeyleri ele geçirme arzusundan ibaret değil, onun ötesinde bir yıkıcılığımız ve saldırganlığımız var.

Çaresiz bir düşmanı ayaklar altına almanın, ona çocuklarının öldürülüşünü seyrettirmenin, türlü aşağılamalar yapmanın ve bunları yaparken en küçük bir rahatsızlık duymamanın ne kadar yaygın, tekrarlayıcı bir insanlık hali olduğunu unutuyoruz ama bunu anlamazsak, değiştiremezsek belli ki tekrar tekrar yaşanacak.

Çünkü saldırganlığımızı, yok ediciliğimizi fatihleri birer kahramana çevirerek, yaptıklarımızı başka bir şeymiş gibi algılıyoruz ya da inkar ediyoruz görmezlikten gelip yokmuş gibi davranıyoruz.

Öte yandan saldırıya uğrayan, zulmedilen, ele geçirilen mazlum halklar bunu bir ilerleme hikayesine, gerçeğe ya da medeniyete ulaşma sürecine dönüştürüyorlar.

Şimdi bu işin psikolojisine bakma vakti:

Haset ve Şükran

Klein’ın dediği gibi haset, arzulanan bir şeyin başka birine ait olduğu ve bize değil de ona haz verdiği inancının yol açtığı kızgın bir duygudur. Hasetin motive ettiği itki, o istenen şeyi sahibinden çekip almaya ya da bozmaya, kirletmeye yönelir. Böylelikle o değerli şeye sahip olan o değil, kendisi olacaktır. O değerli şeye sahip olmadığı için acı çeken de kendisi değil, öteki olacaktır.

Pizzaro, Kuteybe veya Hülagu, karşılarındaki muhteşem yapıları, güzellikleri gördüklerinde onları yapanlara şükran duymayıp, bu güzelliklere ve zenginliklere başkaları sahip diye öfke duydular.

Belki bu şehirleri, eserleri, medeniyetleri korusalar, sahip olsalar bile yetersizlik ve dolayısıyla haset hissetmeye devam edeceklerdi. Dolayısıyla yıkıp yeni şehirler kurdular.

İlkel Süblimasyon

Bu literatürde olan bir kavram değil. Süblimasyonun ilkel formları için ben öneriyorum.

Başkalarının sahip olduğu şeyleri ele geçirmek ve bunu yaparken de onları öldürmek, zulmetmek gibi istekler, evrensel istekler olabilir ve bunun insanlık için zararlı olacağını, etik olmayacağını zamanla kavrayan insan bu isteklerini süblime ederek bunları romanlara, öykülere, resim ve heykellere dönüştürebilirdi.  Böyle yapsaydı ya da böyle yaptığı ölçüde zararlı, kötü bir yanını gerçekten yüceltiş, rafine bir süblimasyona dönüştürmüş olurdu.

Ancak insan bu yanı, yani başkasının sahip olduğu güzellikleri ve zenginlikleri onları öldürüp ele geçirme arzusu hemen tüm topluluklarda gerçek bir yüceltme olmayan ama gene de bir çeşit süblimasyon olan bir şeye dönüştürülür. Basit ve ilkel bir yolla tüm bu yağmacılık, gaspçılık, köleleştirme seferleri kahramanlık destanlarına bunları yapan fastihler de yiğit kahramanlara dönüştürülür.  Bu orijinal, yıkıcı arzuyu sadece cilalamaya yarayan ama gerçekte dönüştürmeyen bu süblimasyona da ilkel süblimasyon diyorum.

Saldırganla özdeşleşme

Fethedilen, insanları katledilen ve malları yağmalanan ve boyun eğdirilen halklardan, hayatta kalmalarına izin verilenler bir süre sonra işgalcilerinin hayat tarzını, kültürlerini ve dinlerini benimsemişlerdir.

Sağda solda bir iki küçük topluluk kendi kültürleri içinde yaşamayı başarmış olsalar da tüm Amerika Kıtasında yerli halklar fatihlerinin yaşam biçimine, kültürüne ve dinine geçmek durumunda kalmıştır.

Araplar da özellikle Emeviler döneminde etraflarında ulaşabildikleri topraklarda yaşayanları din değiştirmeye zorlamışlardır.

Ölümle, boyun arasında sıkışına insanlar ara bir formül bulup gönüllü kabulü seçerler. Kendi istekleri ile kabul etmiş gibi yaparlar. Böylelikle görünüşte hem hayatlarını hem de onurlarını kurtarmış olurlar. Ancak derinde bunun gönüllü bir kabul olmadığını bildiklerinden de inançsızlıklarını bilinç dışı bir şekilde aşırı inanç gösterileri ile örtmeye çalışırlar.

Güney Amerika halkı için Papa’dan bile daha Katolik denmesi bundandır. Emeviler döneminde Arap kılıcı ile katledilen Türkler de belki o yüzden Müslüman olduklarında “İslam’ın Kılıcına” dönüşmüşlerdir.

İnsanlık tarihi şiddettin, savaşların ve bunların sonucu olarak saldırganla özdeşleşmelerin tarihidir. Toplumlar, kültürler, medeniyetler böyle değişir, bu yoldan birbirlerinin yerini alırlar.

Şu anda olduğumuz birçok şey bizim de çeşitli biçimlerde saldırganla özdeşimlerimize bağlıdır.

Söz gelimi Cumhuriyetten önceki son 200 yıl boyunca batı ülkeleri karşısında güçsüz ve geri kalmış pozisyondaydık. Birçok alanda geçildikçe, savaşları kaybettikçe, saldırganla özdeşim yapmamız arttı.

Cumhuriyetten çok önce batı kıyafetlerini benimsedik mesela. Padişahlar çoktan batılılar gibi giyinmeye başlamışlardı bile. Ordumuzu da eğitim sistemimizi de batılıların sistemlerine benzetmeye başlamamaız da Osmanlılar zamanında başlamıştı.  Yaşam tarzımız da yavaş yavaş bizden iyi olduklarını düşündüğümüz batılılar gibi oldu.

Topluluklar uzun süre başka bir topluluğun baskısı ve denetimi altında yaşadıklarında yavaş yavaş onlara dönüşür ama niye bu dönüşümü yaşadıklarını bilmez ya da nedenini inkâr ederler. Unuturlar, ezelden beri böylelermiş ya da gönüllü olarak yapmışlar gibi kabul ederler.

Saldırganla Özdeşleşmenin Diğer sonuçları

Baskı, katliamlar ve yok olma tehdidi karşısında değişme, ve saldırganla özdeşim, bunu yapan halkların hem hayatta kalmalarını sağlar hem de görünüşte onurlarını kurtarmalarına yarar ama altta daha güçlü bir saldırgan karşısında yaşanmış korku ve çaresizlik varlığını gizlice sürdürür.

Bu korkmuş ve çaresiz hissetmiş olma halinden çıkış için en sık kullanılan yol başkalarını korkutmaktır. Başkalarını korkuttuğunuzda artık korkan ve çaresiz hisseden siz değil onlar olur.

Böyle baskılara maruz kalmış topluluklar, korkularından kurtulmak için korkutmaları gereken yeni topluluğu ya kendi içlerinde bulurlar ya da güçlenip dışarıda bulurlar.

Almanlar I. Dünya savaşı’ndan yenik ve onurları kırılmış bir şekilde çıktıklarında İçlerinde bir grubu terörize ederek, onları korkutarak ve onlara zulm ederek korkularını attılar ve sonra da dışarıda korkutacak başka uluslar bulup onları terörize ettiler. İsrail ise ulusunun 2. Dünya Savaşı’ndaki ezilmişliğinden şimdi Filistinlilere zulm ederek kurtulmaya çalışıyor.

 

Yağma ve katliamların devam etmesinden başka seçenek yok mu?

İnsanlık tarihi, savaşların, yağmaların, katliamların tarihidir ama büyük yığınlar kendilerini genel eğilime kaptırıp, savaşmış ve katliamlara kapılmış olsalar bile her zaman savaşmayı reddeden, katliamlara yağmalara katılmayan ve mazlumlara yardım etmeye çalışan insanlar da olmuştur.

İnsan zalim ve saldırgan olabildiği gibi merhametli ve yardımsever de olabilmektedir. Ancak doğal eğilimimiz daha çok kendi çıkarlarımızı önde tutmaya yönelik gibi görünüyor. Dolayısıyla bu eğilimimizle mücadele etmezsek çok kolay yağmacılara, işgalcilere, “bir koyup beş alalım” diyenlere   dönüşebiliyoruz.

Merhametin, dayanışmanın ve yardımseverliğin kazanabilmesi ancak bitmeyen bir sorgulama ve kendinle mücadele ile mümkün. Tabi bir de gerçekten özgürlükçü demokratik rejimler kurabilmekle mümkün.

1 yorum

Bir yanıt bırakın