EN MAĞRURUMUZ EN MAĞDURUMUZ MU?

EN MAĞRURUMUZ EN MAĞDURUMUZ MU?
YA DA ALDATILMA KORKUSU ALDATILMA ARZUSUNDAN KAYNAKLANIYOR OLABİLİR Mİ?

Doğan Şahin

GİRİŞ
Sürekli ve şiddetli bir aldatılma korkusu içinde olan herkesin aldatılmak istediğini söyleyemem ama bu korku içinde olan insanların bir bölümü bunun farkında olmasalar da aslında aldatılmak isterler.

ÖNCE BİR VAKA
On yıl kadar önce bir meslektaşıma erkeklerle ilişkilerinde her seferinde aldatıldığı yakınması ile başvuran bir hastası için süpervizyon vermiştim.

Söz konusu kişi 40’lı yaşlarında bir eczacı idi Bir kez beş yıl süren bir evliliği olmuş, bunun dışında da ona yakın ilişkisi olmuştu. İlişkileri uzun veya kısa sürsün, parterlerini ilişkinin başından beri çeşitli araçlarla kontrol ediyor ve beraber olduğu kişinin gerçekte kendisini sevmeyen, kendisinden yararlanmak isteyen, sahtekâr biri olduğuna dair kanıtlar arıyordu. Bu şekilde yorumlayabileceği en küçük bir şey bulduğunda, kesin bir delilmiş gibi saldırıyor ve karşısındaki kendisini aldatma ya da kandırmakla suçluyordu.

Kendisini takip eden terapist vakayı daha çok mazohistik saiklerle davranıp, bir travmayı sürekli tekrar ettiği biçimde yorumlamıştı. Hasta da terapistin yorumlarına katılmış ve kendisini anlaşılmış hissetmiş, terapistiyle olumlu bir aktarım ilişkisinde başvurduğu dönemdeki depresif yakınmaları önemli ölçüde gerilemişti.

Ancak dört yıl süren terapide hasta aynı paterni sürdürmeye devam etmiş, terapi boyunca da başlayıp biten üç ilişkisinde de aldatılmıştı. Hasta çıkmaya başladığı kişiye güvenip güvenemeyeceğine ilişkin endişelerini ve sorularını aktarıyor, terapist de fark etmeden dikkatini hastanın beraber olduğu kişilerin ne kadar güvenilebilir olup olmadığına yöneltiyor ve bazen o kişilerle ilgili yargılarını hastayla farkına varmadan paylaşıyordu. Hasta da terapist de dikkatlerini büyük ölçüde şimdi son beraber olduğu kişinin ne kadar samimi ve güvenilir olduklarına yöneltmişlerdi, terapist hastasının bir daha travmatize olmaması ile ilgileniyor ve onu koruma motivasyonu ile dikkatini hastasının dinamiklerini anlamak yerine onu yeni bir travmadan uzak tutmaya veriyordu.

Süpervizyonda çalışınca terapistin de benzer bir paterni olduğunu ve hastaları üzerinden hatayı dışarıda bularak kendisini tekrarlayıcı bir şekilde aklama tutumu gösterdiğini gördük. Terapistin de benzer bir dinamiği vardı ve birlikte olmakta sorunlar yaşayacağı partnerler seçiyor ama ilişkinin yürümemesine dair kendi sorumluluklarını fark etmiyordu.

Bundan sonra hastasının tekrarlayan ilişki kalıbını pekiştirmekten vaz geçip onu anlamaya yöneldiğinde gördüler ki aslında hastası sevmekten, bağlanmaktan, bağlanıp terk edilmekten ve daha da önemlisi yeteri kadar sevememekten, kendisini sevgiye bırakamamaktan korkuyor. Bu korkuları dolaysısıyla da sürekli uygunsuz parterler bularak ya da bilinçdışı bir şekilde partnerlerini iterek ilişkiyi sabote ediyor ama sonunda aldatıldığında sorun sadece karşısındaymış gibi düşünmeye devam edebiliyordu.

İNSAN ALDATILMAK İSTER Mİ ?

“Bu psikiyatrlar da enteresanlar, hep tuhaf şeyler iddia ederler” diye düşünenler olacaktır. “Hiç aklı başında biri aldatılmak ister mi?”, “Aldatılıp da üzülmekten bir insanın ne kazancı olabilir ki?” diyeceklerdir.
Bu yazıda insanın aldatılmaktan korkuyor göründüğü halde aslında aldatılmak istiyor olabileceğini ele alacağım.

Ben nasıl biriyim?

İyi ve sevgi dolu muyum? Yoksa insanları sevmeyen, onlar hakkında kötü duygu ve düşünceleri olan biri miyim?
İnsan sürekli nasıl biri olduğunu sorgular ve kendisi hakkında yargılar oluşturmaya çalışır. Nasıl biri olduğuna dair kendi kendine kafa yorduğu gibi, başkalarının gözünde nasıl biri olduğunu da merak eder. Kendi gözünde veya başkalarının gözünde nasıl biri olduğuna karar vermeye çalışırken de doğal olarak kendisini başkalarıyla kıyaslar. Ne kadar çalışkan ya da zeki olduğunu veya ne kadar işkolik olduğunu ya da ne kadar cömert olduğuna başkalarındaki bu özelliklerin niteliğine ve niceliğine bakarak karar vermeye çalışır. Yani başkalarıyla kıyaslamadan insanın kendisini değerlendirme şansı yoktur. Yetersizlik duyguları veya özgüven sorunları olan kişilere ruh sağlığı çalışanları sık sık pratik bir öğütmüş gibi başkalarıyla kendilerini kıyaslamamasını söylerler. Oysa nasıl bir insan olduğunu anlamaya çalışan birinin, kendisini başkalarıyla kıyaslamaktan başka bir seçeneği yoktur. Dolayısıyla şöyle bir şey deseler daha iyi ederler: “Sadece yetersiz, eksik ve kötü olduğunuzu düşündüğünüz konularda kendiniz başkalarıyla kıyaslamayın, iyi yanlarınızın da farkına varın.”

İnsanlar başkalarıyla kendisini başlıca şu üç alanda kıyaslarlar.
1) Ne kadar sevilen ve sevilebilir biriyim?
2) Ne kadar yetenekli, güzel, zeki yani değerli ve özel biriyim?
3) Ne kadar sevebilen, iyi kalpli ve merhametli biriyim?

Dolaysıyla kendisinden bu açılardan daha iyi ve daha kötü insanlar olduğunu düşünür ve aslında herkesten olabildiğince her bakımdan daha iyi olmak ister.
İyi ve doğru olanın kültürel ve tarihsel olarak belirlendiği insanlar aleminde onaylanıp takdir görmek için mevcut kültürle uyumlu olmak bir zorunluluktur.

Hayatta kalıp kalmamayla doğrudan ilintili olduğu için dışlanma korkusu insanın en ağır korkularından biridir. İnsanın ortaya çıkışından bu yana geçen on binlerce yıl boyunca içinde yaşadığı toplum tarafından kabul ve onay göremeyenlerin yaşama şansları yoktu. Diğer türlerden biyolojik olarak daha zayıf ve donanımsız olduğu için tek başına kaldığında ya beslenemiyor ya da kısa sürede av olup yok oluyordu. Dışlanma ve kabul görmeme korkusunun bu kadar dehşet verici olmasının ardına yüz bin yıl boyunca dışlanmanın ölmek anlamına geldiği bir tarih yatar. Bu nedenle de insan sürekli kendi kişilik özellikleri ve kimliği ile yaşadığı toplum arasında uyum olup olmadığını gözetler. İster ki her bakımdan tam da toplumun beğenip sayacağı ve onaylayacağı biri olsun. Ayrıca onay ve takdir sadece hayatta kalmayı sağlamaz, onay ve takdir arttıkça insan içinde yaşadığı toplumda daha iyi bir konum elde eder, toplumsal kaynaklardan ve refahtan daha fazla pay alma imkanlarına kavuşur.

Kendisini sürekli bu açıdan değerlendiren birçok kişi bakar ki bazı bakımlardan beklenildiği gibi değildir. Toplumun arzu ettiği kadar iyi değildir, beklenen takdir edilen özelliklerin bir bölümü kendisinde yoktur. Kendinden memnun olmayan insan huzursuz olur ve çare arar. En kolay çare başkalarının da iyi olmadığını deneyimlemektir. Hatta en iyisi başkalarının kendisinden daha kötü olduğunu görmek ya da öyle olduklarına kendisini inandırmaktır. İnsan başka nedenler yanında bu yüzden de dedikodu yapar. Başkalarının hatalarını, yanlışlarını söylerken kendisinin öyle olmadığını ima etmiş olur.

İlişkilerle ilgili olarak takdir edilen ve onaylanan şey “tek eşli, uzun erimli ve sadık” bir ilişki sürdürmeye eğilimli olmaktır. Toplumsal düzenle en uyumlu tutum bu olduğu için, diğerleri çeşitli istikrarsızlıklara ve çatışmalara neden olabileceği için istenmez. Bir toplulukta kısa süreli ilişkiler kuran ve sürekli eş değiştirme eğilimi olan biri diğerleri için kendi ilişkilerini de tehdit etme potansiyeli taşıdığından rahatsız edici hatta zararlı ve “kötü” biri olarak algılanır. Diğer ilişkilerin ve topluluğun istikrarı için bu kişiye baskı yapılarak toplumsal beklentilere uygun davranması sağlanmaya çalışılır. Kınama, utandırmaya çalışma ve imkanlar el veriyorsa dışlama gibi cezalar uygulanarak bu tutum mahkum edilir. Herkesin düzenli, istikrarlı, uzun süreli ilişkiler kurması teşvik edilir ve böylesi tutumlar onaylanıp, ödüllendirilir. Oysa birçok insan sevebilmek, âşık olabilmek ve uzun süreli yakın ilişkiler kurabilmek konusunda önemli zorluklara sahiptir. İstese de yapamaz.

NEDEN HERKES SEVİP AŞIK OLAMAZ?
İnsanın uzun süreli, yakın ve yoğun bir aşk ilişkisi yerine başka tür ilişkilere yönelmesinin ardında çok farklı nedenler vardır. Çok sayıda insan kendi psikolojik yapılarının ve karakterlerinin gelişim dönemleri boyunca uzun süreli, yakın ve yoğun ilişkiler kurmaya değil, başka ilişki biçimlerine eğilimli olacak şekilde gelişmişlerdir.

Uzun süreli, yakın bir aşk ilişkisi kurup sürdürmek yerine başka türlü ilişki biçimlerine eğilimli olmanın çeşitli nedenlerini anlatarak, yazının içinde büyük bir parantez açmak istemem ama en azından uzun süreli yakın ilişkiler kurmaya engel olabilecek belli başlı zorlukları söylemeliyim ki ne kadar yaygın olduğu ve neden bazı insanların aldatılmaya ihtiyaçlarının olabileceği anlaşılabilsin.

1.Terk edileceğinden ya da yeterince sevilmeyeceğinden korkan biri aşık olamaz. İnsanın korkusuzca kendisini sevgiye ve yakınlığa bırakabilmesi için her şeyden önce kendisinin sevilebilir ve değerli biri olduğuna inanıyor olması gerekir. Kendisine dair belirgin bir güvensizliğinin olmaması gerekir. Çünkü bunlar terk edilme korkularına neden olur. Kendine güveni olmayan ve kendini yeterince değerli hissetmeyen kişiler, nasılsa çok sevilmeyeceklerini ve daha iyi biri çıkınca da kolaylıkla vaz geçileceklerini, terk edileceklerini düşündüklerinden kendilerini aşkın kollarına bırakmazlar. Hep temkinli davranmak zorunda kalırlar. Sürekli sevildiklerinden şüphe eder, yeterince değer verilmediğini, önemsenmediğini düşünür ve en küçük bir şeyden bu kanaate varırlar. Dolayısıyla da gerçekten ve çok sevemezler. Zira “ihtiyat aşkı öldürür”.

2.Beğenilme ve hayran olunma ihtiyacı fazla olan biri de hayranlık ve aşk geliştirmekte zorlanacaktır. Kendilik saygısına dair belirgin sorunları olan kişiler sevip âşık olmakta ciddi sorunlar yaşarlar. Çok aç birinin yemeğini paylaşmakta zorlanması gibi beğeni ve hayranlık ihtiyacı çok fazla olan biri de başkasına hayranlık duymak ve âşık olmakta zorlanır. Ya ilişkinin başında çok hayranlık duyamaz ya da duysa bile sürekli değersizleştirerek o hayranlığı kendi elleriyle yok eder ve güç bela oluşturduğu aşkı törpüleyerek öldürür.

3.Ebeveynine yönelik cinsel arzuları bilinçdışında devam eden kişiler de âşık olmak ve sürdürmekte zorluk çekerler: Heteroseksüel bir bireyde karşı cinsten ebeveyne, eşcinsel bir kişide de aynı cinsten ebeveyne çocuklukta duyulan cinsel arzunun geçmemiş olması sevgi ve şehvetin bir araya getirilmesinde zorluklara neden olur. Bu kişiler aynı kişiye sevgi ve cinsel arzu duymakta zorlanırlar. Genellikle âşık olup sevdikleri kişilere cinsel arzu duyamaz, cinsel ilişki kurabildikleri kimseleri de sevip âşık olamazlar ya da bunu ancak kısa süreliğine yapabilirler. Çünkü bu tür sorunu olan kişilerde ilişki uzadıkça sevgili ebeveyn gibi algılanmaya başlanır ve sevgi ve şefkat artarken, cinsel arzu azalır.

4.Başkalarına güvenemeyen, sürekli aldatılacağından, kandırılacağından şüphe eden kimseler de âşık olamaz ya da aşkı sürdüremezler. Başkalarını kullanmak, suiistimal etmek aldatmak gibi arzuları olan bazı kişiler bu isteklerini bastırıp başkalarına yansıttıkları için kimseye tam olarak güvenemez, sürekli kandırılacaklarından, aldatılacaklarından kaygılanırlar. Başkalarına güven duyamadıkları için de gerçekten sevemezler ve birinin kendisini sevmesine de izin vermezler.

5.Bencil, empati yapma yeteneği sınırlı olan ve merhamet ve vicdanı çok gelişmemiş kişiler de gerçekten sevip âşık olamazlar. Çocukluklarında şiddete, kötü muameleye çok maruz kalmış sevilip kollanmamış kişiler başkalarına karşı müşfik, koruyucu olamaz onların duygularını önemseyemez ve sadece kendi çıkarları doğrultusunda davranırlar. Başkalarıyla kurdukları ilişkiler kendi gereksinimlerini temin etmeye yöneliktir. Karşı tarafın duygu ve ihtiyaçları ile ilgilenmez ve empati kurmazlar. Sevemez ve sevgiyi sürdüremezler.

6.Sürekli yoğun bir ilgi gösterildiği zaman rahat edebilenler de sevip âşık olamazlar. Bazı kişiler ancak başkaları tarafından beğenilip arzulandıklarını gördüklerine huzurlu hissedebilirler. Başkalarının ilgisi olmadığında değersizlik duygularına kapılır ve huzursuz olurlar. Bu kişiler tüm flörtözlüklerine rağmen aslında çocuksu bir şefkat arayışındadırlar. Her ne kadar aşk ve cinsellik peşindeymiş gibi görünseler de aslında bir bebek gibi ilgi görmek, bakılmak, korunup kollanmak isterler. Dolayısıyla da erişkin insanlara özgü bir sevgi geliştiremezler. Yoğun ilgi ihtiyaçları ve nesne sürekliliğinin olmaması yani sevgilileri yanlarında değilken onun sevgisini ve yakınlığını hissedememeleri sık sık başkalarıyla da ilişki kurmalarına neden olarak, çok sayıda yüzeysel ilişkilerden oluşan bir ilişki örüntüsünü ortaya çıkarır.

7.İnsanları ve kendisini sürekli çok iyi veya çok kötü gibi uçlarda algılayan, insanların ve kendisinin iyi ve kötü yanlarını bir arada bütün olarak algılayamayan kişiler de sağlıklı bir aşk ilişkisi geliştiremez ve sürdüremezler. Bazı insanlar biri tamamen iyi diğeri tamamen kötü olan kendilik tasarımları arasında git-gel’ler yaşarlar. İyi kendilik tasarımlarını aktive eden, dolayısıyla kendilerini çok iyi hissettiren inanlara çok büyük ihtiyaç duyarlar ve biri böyle hissettirdiğinde de ona büyük bir aşkla bağlanmış gibi olurlar. Ancak aşık olunan kişi kötü kendilik tasarımını aktive edecek küçük bir şey yaptığında çok kötü biri olarak algılanır ve büyük aşk bir anda sevgi nefrete dönüşür. Dolayısıyla uç noktalarda yoğun sevgi veya nefret duydukları dengesiz ilişkiler geliştirirler. Bu ilişkilerindeki küçük hayal kırıklıklarını tolere edemeyip partnerlerini kolaylıkla kötü olarak gördükleri için yakın ve derin bir sevgi ilişkisi kuramazlar ya da çok zorlanırlar.

8.Başkalarıyla yakın sevgi ilişkisi kurmak ya onları tamamen içine almak ya da onlar tarafından yutulmak anlamına geliyorsa da yakın ilişkiler korkutucu tehlikeli olarak algılanabilir. Çocukluklarında kendileriyle yeterince duygusal yakınlık kurulmamış kişiler o kadar büyük bir sevgi açlığı çekerler ki bir yakınlık kurma olasılığı ortaya çıktığında onunla tamamen kaynaşmak isterler. Ancak bu ya nesnenin ya da kendisinin yok olması anlamına geleceğinden her türlü yakınlıktan tamamen kaçınarak kendilerini ve nesneleri korumuş olurlar. Dolayısıyla derinde yoğun bir sevgi açlığı olmasına karşın yüzeyde insanlara karşı tamamen ilgisiz ve kayıtsız olurlar. Ne duygusal ne de cinsel yakınlık kurmak için çaba harcamazlar. Başkaları kendisie yakınlık gösterdiğinde ise rahatsızlık duyarlar. Ancak yüzeysel ve aralıklı bir yakınlığı kısmen tolere edebilirler.

9.Duygularının esiri olup uygunsuz bir şey veya hata yapmaktan korkan insanlar da kendilerini aşka bırakamazlar. Bazı insanlar sürekli kendilerini sorgular ve hiç hata yapmamaya çalışırlar. Her şeyin en doğrusunun ne olduğunun belli olduğunu zanneder ve bunu öğrenip ona göre davranmaya çalışırlar. En doğru davranış ne ise onu yapmaktan öte, ne düşünmek hatta ne hissetmek en uygunu ise onu düşünüp hissetmeye çalışır ya da zaten öyle düşündüklerini ve hissettiklerini zannederler. Doğal ve kendiliğinden olunca hatalı, yanlış bir şey yapacaklarından korktuklarından duygularını aşırı denetler ve duygularının güçlenmesine izin vermezler. Başka insanları da genellikle kendi ahlaki normları üzerinden değerlendirdikleri için kendilerine benzeyen, kısıtlı, kontrollü ve fazla duygusal olmayan insanlarla yakınlaştıkları için de “sınırlı, sorumlu” ve mutlaka başkalarının da onaylayıp beğeneceği insanlarla ilişkiler kurarlar.

Sonuçta sevmek, aşık olmak ve yakın duygusal ilişkiler insanın en çok zorlandığı ve kendisini çok kolay yetersiz hissedebildiği, üstelik ne yapacağını da pek bilemediği, bilinçdışı süreçlerinin güdümünde çaresizce çırpındığı alanlardır.
Birçok kişi kendisinden beklendiği gibi iyi bir aşık, mezara kadar seven sadık bir sevgili olmak istese de öyle olmadığını içten içe bilir. Bilinçli olmasa da bilinçdışında öyle olmadığını bilir. Neden sevgi dolu yakın ilişkiler kuramadığını, kendisinde ne gibi sorunlar olduğunu anlamaya çalışmak, yorucu, pek iyi hissettirmeyen uzun ve zahmetli bir süreçtir.

MEVLAM BİRÇOK DERT VERMİŞ, BERABER DERMAN VERMİŞ

Sevmek ve uzun süreli yakın ilişkiler sürdürebilmekle ilgili zorlukları olan kimseler, kendilerindeki sorunlarla yüzleşmek yerine genellikle bir arada olmalarını engelleyecek özellikleri olan insanları seçerler. Sonuçta ilişki yürümez ve ayrılırlar. Ancak problemi beraber oldukları insanda ya da ilişkideki zorluklarda görürler. Durumu karşılarındaki kişinin uygun davranmamış olmasıyla ya da aralarındaki çeşitli engellere bağlarlar. Ama gene de içlerinde kendilerine dair de bazı kuşkular olur ve bunlardan tam olarak kurtulamazlar. En azından etraftan birileri “iyi ama sen de şöyle yaptın” filan derler.

Ve ilaç geliyor…

Kişi kendisinde ne tür sorunlar olursa olsun aldatıldığında ise ilişkinin yürümemesine dair bütün sorumluluklardan kurtulmuş olur. Aldatıldığı zaman her şeye bu açıdan bakabilir. Her şeyi bununla açıklayabilir.
Daha açıklanacak bir şey kalmamıştır. Düpedüz aldatılmıştır ve tüm suç aldatandadır. Aldatılanlar klubünün üyelerinin de desteği ile aldatan linç edilir, aldatılan aklanır. Tüm kusurları, sorunları, ilişkideki yanlışları ve varsa kendisinin aldatmakla ilgili arzuları, hatta kimi flört girişimleri filan örtbas edilebilir.
Aldatılmış olmak kişiyi tüm bu sorgulamalardan ve aslında içinde mutlu olamadığı ilişkiden ve özellikle de bu ilişkiyi batırmış olmanın sorumluluğundan bir çırpıda kurtarır.
Artık mağrur bir mağdur olarak yerden göğe haklı bir pozisyon edinmiştir. Hem kendi gözünde hem başkalarının gözünde yüzde yüz haklı ve masumdur. Böyle bir durumda aldatılmak kime ilaç gibi gelmez ki?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*