Bay K’nın İşkence Anıları Üzerinden Travma ve Bellek

BAY K.’NIN İŞKENCE ANILARI ÜZERİNDEN   

TRAVMA VE BELLEK

Doğan Şahin

BAY K. İLE TANIŞMAMIZ VE TERAPİ SÜRECİNE DAİR KISA BİLGİ

Yaklaşık on yıl önce keyifsizlik, herhangi bir şeye tutku hissedememek, bir engelle karşılaştığında kolay vazgeçmek, üşengeçlik, bir sorunun tekrarlanmasına tahammülsüzlük gibi yakınmalarla 50’li yaşlarının sonlarında bir hekim başvurdu. Ben kendisinden Bay K. diye bahsedeceğim.  Bir devlet hastanesinde radyoloji uzmanıydı, 35 yaşından sonra evlenmiş, lise sona giden bir oğlu vardı. Eşi de kendisi gibi hekimdi. Kendisini 3 yıl kadar izledim, terapisini onun artık iyi olduğunu ve terapiye ihtiyaç duymadığını ifade etmesi üzerine bitirdik. Bana kalırsa terapisini uzatırdım, çünkü eskiye oranla hayata karşı daha ilgili ve canlı olsa da insanlarla ilişkisinde hala mesafeliydi. Ama gerisini ben hallederim dediği için ısrar etmedim.

İŞKENCE DENEYİMİ

Başlangıçta sorunlarının erken nesne ilişkileri ile bağlantılarını anlamaya çalışıyor ve anladıklarımı ve yorumlarımı uygun vakitlerde kendisiyle paylaşıyordum. Terapisinin birinci yılından sonra 80 askeri darbesinde bir aya yakın gözaltında kaldığına ve işkence gördüğüne dair şeyler anlattı.

Tüm işkence dönemine dair onu çok üzen, sarsan ya da şimdi düşündüğü zaman onda olumsuz bir duygu veya düşünce uyandıran bir şey hatırlamadığını söylüyordu. Hatırlarının bir kısmı komikti bile. Daha çok esprileri veya gülünç durumları anımsıyordu.

İşkence dönemi ile ilgili hatırladıklarını ve duygularını konuştuk ama derinlemesine incelemedik. Bunların kendisini pek etkilemediğini ayrıca zaten pek de bir şey hatırlamadığını söylüyordu.

İŞKENCE DÖNEMİNE İLİŞKİN ANILARINI BULMASI

Bir gün geldi ve işkence gördükten yaklaşık 5 yıl sonra işkence dönemine dair anımsadıklarını yazmış olduğunu keşfettiğini söyledi. Yazmış, bir yere kaldırmış ama sonra bunları yazdığını unutmuş.

Yazdıklarını bulunca açıp okumuş. Okuduğunda yazmış olduğu kimi olayları hatırlamadığını, kimini de bildiğini ama canlandıramadığını ya da kendisinde herhangi bir duygu uyandırmadığını söyledi.

Okuduklarından yola çıkarak oldukça ayrıntılı ve bütünlüklü bir hikâye anlattı. İlk başlarda anlattığı bölük pörçük anılar bir hikâyeye dönüştü ve bunları oldukça uzun bir zaman çalıştık.

Önce bu anıları okumadan anımsadıklarını, sonra yazmış olduğu şeyleri aktaracağım, sonra da neden bazı olayların anımsanıp, bazılarının unutulmuş olduğunu ve neden bazı olayların yanlış anımsandığını anlamaya çalışacağım.

Bay K’nın aynı olaya ait iki farklı zaman dilimindeki anıları, travma ve bellek hakkında düşüneceklerimiz için iyi bir yol gösterici olabilir.

YAZILI ANILARINI BULMADAN ÖNCE ANLATTIKLARI

“Bir ihbar üzerine gözaltına alındım. Önce birkaç gün görev yaptığım ilçe merkezinde sonra da il merkezinde tutuldum. Daha çok falaka ve kaba şiddet biçiminde işkence gördüm. Yaklaşık bir ay işkence ve sorgu merkezinde kaldım. Sonra da serbest bırakıldım, hakkımda bir suçlamada bulunulmadı ya da dava açılmadı.”

Anımsadığı şeylerden biri, ilçeden il merkezine götürülürken yaşadığı bir olaydı:

“Bir Land Rover cipin arka tarafı açılmış, bank konmuştu. Önde bir astsubay ve asker oturuyor, her bankın bir başında, bir de sonunda silahlı bir asker vardı. Biz de askerlerin arasında, banklardan birinde 2, diğerinde 3 kişi olacak şekilde oturtulduk, gidiyoruz.  Astsubay bizden korkuyor nedense. Bize karatede siyah kuşak sahibi olduğunu, yanlış bir hareket yapmaya kalkmamızın iyi olmayacağını söylüyordu. Biz elleri kelepçeli beş kişiyiz, onlar hepsi silahlı 7 kişi. Ama korkuyor işte. Bir ara araba bir çukura girip sendeleyince telaşla “ne oluyor?” diye sordu. Askerlerden biri, “bir tarafta 2 diğer tarafta 3 kişi var, ondan dolayı araba dengesiz” deyince biri kalkıp ortaya otursun dedi. Ben kalkıp oturdum hemen. Biraz gittik, araba sıcak, üzerimde hırka var, terlemeye başladım. Astsubaya hırkayı çıkarabilir miyim diye sordum, çıkar dedi. Kollarını geçirmemiş, sadece üzerime almış olduğum için çıkardım, elime aldım ve astsubaya, hırkayı sağ taraftaki banka mı sol taraftaki banka mı koyayım diye sordum. Anlamadı. Denge bakımından yani dedim.”

Bunu anlatırken eğlenceli bir şey anlatıyor gibiydi. Komik bir anektod gibi aktarmıştı. Diğer anlattığı şeylere gelecek olursak:

“Gözaltında tutulduğumuz yerde benimle aynı odada kalan üç kişi daha vardı.  Akşam olup gözlerimizi açtıklarında birbirimizle sohbet ediyorduk. 60 yaşlarında bir köylü vardı, bir komşusunun şikâyeti ile getirilmişti. Şikâyet dilekçesinde bu kişinin, askerlerle çatışmalara girdiği, askerlerin üzerine ateş açtığı filan yazılmış. O köyde öyle tek bir olay olmadığı halde gene de adamı gözaltına almışlar ve bir aya yakın bir zamandır, sorguya bile alınmadan öyle bekliyordu. Köyde işin yoğun olduğu bir zamandı, işlerini de karısı yapmaya çalışıyordur diye umut ediyor ama acaba ne haldedir diye bizlerden teselli edecek sözler bekliyordu.”

“MHP’li bir çocuk vardı kaldığım odada. Buranın devletten gizli bir yer olduğuna ve bizi göz altında tutanların bunu devletten gizli olarak yaptıklarını, devletin içindeki gizli bir çete olduğuna inanıyordu.  Ona göre bizi orada tutanlar aslında devlet görevlisi filan değildi, askerler de asker değildi, ya bir grup asker gizlice bu işi yapıyordu ya da hepsi sahteydi. Çocuğa kendilerine katılmasını teklif etmişler, birlikte operasyonlara gideriz, devlet düşmanlarına karşı çarpışırsın ve seni yakalamamış oluruz demişlerdi. Çocuk diyordu ki, bunlar devlet görevlisi değil ki bunlara güvenip de gideyim, bana silah verseler ve dağa gitsek önce bunları vururum.”

“Akşamları sorgu timinin gidip yatma zamanı gelene kadar çeşitli biçimlerde oyalanıyorduk, koğuş içinde volta atıyorduk, volta atarken şehirlerin plaka numaralarını ezberlemek vakit doldurmak için iyi bir yoldu. Çeşitli şeylerle zaman geçirmeye moralimizi korumaya çalışıyorduk, bazen fıkra anlatırdık birbirimize. Tüm fıkralar inanılmaz komik gelirdi.”

YAZILI ANILARINDAN ALINTILAR

Anılarını bulduktan sonra okuyup bana aktardığı tüm anıları aktarmayacağım, sadece anılarındaki bazı yanlış anımsamaları ve unuttuğu şeyleri anlatacağım.

Burada yazdıklarımı daha önce anımsamamış ve anlatmamıştı.

İlk eksik anımsadığı şey şuydu, götürülürken kendisinin hırkayı nereye koyayım demesinden sonra olay orada bitmemiş. Kendisi bunu dedikten sonra Astsubay onları arabadan indirip hakaretlerde bulunmuş ve tehdit etmiş. Bir süre ıssızlığın ortasında elleri bağlı, başlarında askerler hakaret ve tehdide maruz bırakılmışlar.

Yanlış anımsadığı önemli şeylerden biri kaldığı odada kendisinden başka 3 kişinin değil 4 kişinin olmasıydı. Yazdıklarına bakılırsa, kendisinin zaten hatırladığı zengin bir iş adamı, MHP’li genç ve 60 yaşlarındaki köylü dışında, 20’li yaşlarında bir genç daha varmış. Onun neden getirildiğini öğrenememiş, pek konuşmuyor, diğerleri ile ilişki kurmuyormuş, Kendisi oradayken hiç sorguya da alınmamış. O zaman notlarına o çocuk için kapalı bir kutuydu, bir muammaydı diye yazmış. Ancak onunla ilgili tek bir sahne bile anımsamıyordu. Bir de bunu anlatırken şunu fark etti: kendileriyle yaklaşık bir ay beraber kaldığı bu 4 kişiden sadece zengin iş adamının yüzünü anımsıyordu. Bir tanesinin orada olduğunu bile anımsamıyordu, diğer ikisine dair kimi anıları vardı ama hiçbirinin yüzlerini anımsamıyordu, isimlerini de unutmuştu.

Yazdığı diğer olaylarla devam edelim:

“Gözaltına alındıktan sonra önce iki gün askerlik şubesinde tutuldum. Şube başkanı astsubay ne olup bittiğine dair çok fikir sahibi biri değildi. Mesela bir yerlerden kulağına doktor kod adlı birinin arandığını duymuş ya da öyle bir yazı almış ama anlamamış. Benim doktor olduğumu öğrendiğinde kafasındaki bu iki imgeyi birleştirip aranan kişi olduğuma karar vermişti.

Fakat beni görünce zihninde canlandırdığı aranan terörist imgesi ile pek bağdaştıramamış olacak ki büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Sanki nihayet yararlı bir şey yapmış olacak ve belki ödül kazanacakken, birden ben görüntümle onu hayal kırıklığına uğratmıştım. Bu hayal kırıklığının acısını hepimizi sıra dayağına çekerek çıkarmaya çalıştı. Bunu anlayabiliyordum. Ama ertesi sabah gene hepimizi sıraya dizip gene sıra dayağına çekmişti. Bu sefer bir amacı yoktu. Bir şey sormuyor ya da anlamaya çalışmıyordu. Sadece canı istediğinde dayak atabilecek olmanın keyfini yaşıyordu. Bir yandan bize vuruyor bir yandan da ne kadar önemli biri olduğuna dair şeyler söylüyordu. Orada kaldığımız iki gün boyunca herhangi bir yiyecek ve içecek verilmedi. Musluktan su içebiliyorduk sadece. Ama açlık hissetmemiştim.”

“Göz altında kaldığım süre boyunca hep çok az ve çok kötü yemekler verdiler. Bazen yemeklerin içinden pis şeyler çıkardı. Kasten atılmış gibi duran kıl topakları, yapışkan şeyler. Kaldığım sürece neredeyse yemek yemedim, bir ayda 16 kilo vermiştim. Sigara ise günde iki tane veriliyordu. Ama MHP’li çocuğa günde bir paket veriyorlardı. Torpilliydi.  80 öncesinde bir kişiyi öldürmüş olduğu için gözaltındaydı, hiç işkence yapılmadı.”  

“Sabahleyin 6’da kaldırılıyorduk, iğrenç bir çay ile bir iki parça zeytin, bazen küçük iğrenç bir peynir veriyorlardı. Sonra askerler gelip gözlerimiz bağlıyordu ve akşam sorgu timi gidene kadar gözlerimiz bağlı, ayakta, bir yere yaslanmadan durmamız gerekiyordu.  Sorgu timleri oradayken gözlerimiz hep kapalı tutuluyordu. Onları görmemiz istenmiyordu. Bir gün bir yerde açığa çıkarılmaktan, yargılanmaktan ya da belki de utanmaktan korkuyorlardı.”

Yemeklerle ilgili bölümü anımsıyordu, okuduğunda aklına kimi yemeklerin görüntüleri de gelmişti ama bunlardan bana hiç bahsetmemişti, çünkü aklıma gelmemişlerdi dedi.

“Kaldığımız koğuşların kapıları yoktu, sadece demir parmaklık vardı, askerler oradan bizi gözetliyor, eğer oturan ya da bir yere yaslanan olursa copluyorlardı. Kimi asker önce uyarıyor, düzeltmeyen olursa saldırırken, kimi asker de adeta, birinin yaslanmasını ya da çömelmesini bekliyor, en küçük “kural dışı” bir davranışı coplayarak ve hakaret ederek cezalandırıyordu. Sanırım gözaltındakileri dövmek bir yetki meselesiydi, mesela sorgu timleri canları istediği gibi, istediği şekilde şiddet uygulayabiliyorlar ve herhangi bir şekilde sorgulanmıyorlardı. Tanrı gibiydiler. Subaylar, astsubaylar daha çok dayak, toplu dayak filan gibi işler yapabiliyorlardı. Muhtemelen bu koğuş askerlerinin de tek yetkileri, yaslananları coplamaktan ibaretti.   Bu küçük çocuklar, 20’li yaşlarındaki askerler, durumu nasıl algılıyorlar, nasıl anlamlandırıyorlar çok merak ediyordum. Memleketlerine gidince ne anlatacaklardı. Nasıl hikâye edeceklerdi yaşadıklarını bilmek isterdim. Arada bir iki şey sorar tepkilerini anlamaya çalışırdım. Susar cevap vermezler ya da hakaret ederlerdi.”

“İlk sorguya alındığımda gözlerim bağlı olduğundan kimseyi göremiyordum, biri bana çay vermelerini söyledi, normal, güzel bir çaydı ve cam bardakta verilmişti, sigara da ister misin dediler olur dedim. Bir sigara yakıp verdiler. Bir sandalyeye oturttular. Alakasız sorular sordular, kendilerince şaşırtmalı, çapraz sorularla bilgi almaya çalıştılar ama bana sordukları hiçbir şeyle bir alakam yoktu. Sadece solcu olarak bilindiğim ve muhtemelen darbe hakkında olumsuz konuşmamı duyan bir hasta tarafından ihbarı edildiğim için göz altına alınmıştım. O dönemde Artvin’de mecburi hizmet yapıyordum. İddialarından biri Sovyetler Birliğine kaçmak için Artvin’de çalışıyor olmamdı. Mecburi hizmetin kurayla belirlendiğini, atamaları Sağlık Bakanlığının yaptığını bile bilmiyorlardı.”

“İleri sürdükleri şeylerin gerçeklerle bağdaşmadığını söyledim ama sorgu timi kaç gündür göz altında olmama karşın, doktor olduğum halde itiraz etmediğime, olay çıkarmadığıma göre bir suçum olduğunun kesin olduğu kanaatine varmıştı. Sustuğuma göre suçluydum. Neyse, konuşmamdan hoşlanmadılar ve bir yarım saat kadar sopalarla nereme gelirse vurdular. Yerde yatarken göz bandım hafif sıyrılmıştı, etrafı görmeye çalıştım, iki tane astsubay bir tane üst teğmen vardı, diğerleri sivildi ve yaklaşık 6-7 kişiydiler ayrıca beş on kadar da er vardı. Sonra üzerime su döktüler ve beni oturttular, bu kez silah sakladığımı, silahların yerini göstermemi söylediler.  Ben de silahım filan yok dedim.  Yeniden dayak başladı, ama bu kez falakaya yatırdılar, ayaklarınızı bağlıyorlar, arasından bir sopa geçirip ayaklarınızı havaya kaldırıyorlar, sonra da biri ayak tabanlarınıza vuruyor. Bir yandan falaka devam ediyor, bir yandan da daha çok şey yapmakla tehdit ediyorlar, seni öldürürüz, hadım ederiz, elektrik veririz vs.”

“O gün bu fasıl ne kadar sürdü bilmiyorum. Sonunda beni odama yolladılar, ayaklarımın üzerinde basmam çok güçtü ama onlar binayı terk etmeden oturmak yasaktı. Ama dinlemedim, koğuşa götürdüklerinde beklemem istenen duvarın dibine oturdum, önce bir asker gelip kalkmam için birkaç cop vurdu, sonra vazgeçti ve gitti.”

Göz bandının sıyrılıp da etraftakilere baktığı iki kez aklında farklı kalmış. Yazdıklarını okuyana kadar göz bandının sıyrılıp etrafını görebildiği ilk seferinde odada 30-40 kişinin olduğunu anımsıyordu. Halen de bunu böyle anımsıyor, aklına gelen görüntüde, yan yana dizilmiş iskemlelere oturan 30-40 kişi olduğunu söylüyordu. Ama yazdıklarına bakılacak olursa 6-7 kişilermiş. Gene içlerinden iki astsubay ile bir subay olduğu konusu da net değildi, bazen iki astsubay, bazen de iki astsubay bir üst teğmen olduğu şeklinde anımsıyordu.

Günlerce sorguları dinlediği, soru soranların, bağıranların seslerini işittiği için duyduğu seslerin toplamının belki 30-40 kişi olması dolayısıyla zihninin hepsini odaya yerleştirmiş olacağını söyledi. “Belki bir anda odada 6-7 kişi oluyorlardır ama toplamda gelip gidenler o kadardır belki de. Subayın varlığına ilişkin de şunu söylüyordu, ya subayın orada oturup olup biteni seyretmesini aklım almadığı için onu hatıramdan sildim ya da bütün bu olup bitenlerden son kertede subayları sorumlu tuttuğum için onların bir temsilcisini de oraya yerleştirdim.” Bir de sorgu timinin başındaki adama baktığını ve onu gördüğünü biliyordu. Ama yüzü aklında yoktu. Sesi de aklında yoktu. Bir ay boyunca dinlediği bu sesi anımsamıyordu.

“Akşam yerdeki şiltelere uzanıp yatıyorduk ve saat başı ölüp ölmediğimizi anlamak için bizi uyandırıyorlardı. Askerler içeri girmiyor, kapıya vuruyorlardı, herkesin kafasını kaldırıp canlı olduğunu göstermesi gerekiyordu.”  

İşkence döneminde neler düşünüp nelerle zihninin meşgul olduğuna dair de şu notları yazmış:

“İşkencecilerin yaptıklarını nasıl kabullenebildikleri hakkında çok düşündüm. Akşama kadar işkence yapıp, akşam eve gidince çocuklarının başını nasıl okşuyorlardı. İşkenceden çıkıp karılarını, çocuklarını nasıl seviyorlardı? Karısını, çocuklarını gerçekten sevebiliyorlar mıydı?”

“Annemi, ailemi düşünürdüm. Nasıllar, neler biliyorlar, nasıl hissediyorlardır diye. Bir de dışarıdakileri düşünürdüm, arkadaşlarımı ve akrabaları ve diğer insanları, kim ne yapıyordur şimdi diye. Ve içeri girmeden evvelki kendimi düşünürdüm, evet millet içeride işkence görürken, gezmeye de gidiyordum, içtiğim de eğlendiğim de oluyordu. Çıkınca da yapacaktım. Ama nasıl oluyordu, yüzbinlerce insan içeride işkence görüyordu ve geri kalan milyonlar, hiç böyle bir şey yokmuş gibi yaşamaya devam ediyordu?”

“Kaldığım koğuş, sorgu odasının yanındaydı ve tüm günlerim ya işkencede ya da işkence seanslarını dinleyerek geçiyordu. Yurtdışında işçi olarak çalışan bir genç vardı, çocuğu hiç görmedim, ama gördüğü işkenceleri hep dinledim. O kadar yoğun ve uzun süre işkence ediyorlardı ki çocuğa her seferinde çocuk konuşamaz duruma geliyor, öyle odasına yollanıyordu. Kaç kez çocuğun durumu ağırlaştı doktor getirdiler hatırlamıyorum ama doktor geldikten sonra bir iki gün işkenceye ara verecekler diye seviniyordum, öyle de oluyordu. Çocuk saatlerce askıda tutuluyor ve askıda elektrik veriliyordu. Belli başlı bir şey de sormuyorlardı çocuğa, bize arkadaşlarını söyle diyorlardı, kimleri tanıyorsun, kimler var senin gibi diyorlar ama çocuk konuşmuyordu.”

“Aslında işkenceleri dinlemektense işkence odasında olmak daha iyiydi, askerler   kollarımdan tutup işkence odasına götürmeye geldiklerinde seviniyordum. O çocuğun gördüğü işkenceler yanında bana yapılanlar çok bir şey değildi.  Kaba dayak atıyorlar ya da falakaya yatırıyorlar bir de sürekli tehdit ediyorlardı.  En fazla öldürürüz, götürür bir yere gömeriz ya da erkekliğini alırız diye tehdit ediyorlardı. İki hafta kadar gene çeşitli eziyet ve işkencelere maruz kaldım. Ayaklarım o kadar şişmişti ki verdikleri terlikler dahi ayağıma girmiyordu. Ondan sonra 10 gün kadar sorguya alınmadan beklettiler, sanırım iyileşmem ve işkence izlerinin geçmesini bekliyorlardı.   Ama bence bu kaygı da gereksizdi, çünkü bizi serbest bırakmadan önce götürüp rapor aldıkları askeri hekim, “sakın bir şey söyleyip başınızı derde sokmayın” dedi ve herhangi bir yerimizi muayene etmeden sağlam olduğumuza dair bir matbu raporu imzalayıp bizi götüren polislere verdi.”

Yazılı anılarını bulduktan sonra günlerce işkence seanslarına tanıklık ettiğini daha net hatırlamıştı. Ama hala yaşadığı travmayı küçümsüyor, gördüğü işkenceleri önemsiz gibi değerlendiriyordu. Oysa biliyoruz ki en ağır işkencelerden biri, işkenceye tanıklık etmektir. Bir ay boyunca tüm işkence seanslarını dinlemek zorunda kalmıştı. İnleyen, ağlayan, yalvaran, çığlık atan insanların seslerini dinlemiş, bunları dinlemektense onların yerine işkence görüyor olmayı dilemişti.

Dinlediği işkence seansları arasında onu en çok rahatsız eden şeylerden biri olarak şunu söylüyordu: “Aslında herhangi bir suçu olmadığını bildikleri insanlarla kedi fare oyunu gibi oynuyorlardı, alay ediyor, saçma sorularla onları korkutmaya çalışıyorlardı. Bir öğretmen vardı, ona istiklal marşı söyletiyor veya eğlenmek için çocuk şarkıları söyletip gülüyorlardı. O öğretmenin korkusundan o şarkıları söylemesi, söylerken ağlaması onları ne kadar güldürüyorsa beni de o kadar üzüyordu.”  

“İçerideyken de dışarı çıktıktan sonra da en çok merak ettiğim kişilerin başında hekimler geliyordu, gelip işkence görenlere bakıyorlar, mesela ara verilmesini dayanamayacağını söylüyorlar ya da devam edebilirsiniz diyorlardı. Bir hekim, askeri hekim de olsa bunu kendisine nasıl izah ediyor, tanık olduğu bu vahşeti nasıl içine sindiriyor ve sonradan da işkence yapıldığını bile bile sağlam raporu veriyordu.”

“İçeride tutulan insanların önemli bir bölümünün herhangi bir suçu ya da onların gözünde suç oluşturan politik bir faaliyeti filan da yoktu.  Bir köyün yarısını getirmişlerdi, hepsi sıradan köylülerdi ne bir örgütle ne de politikayla ilgileri vardı.  Tam bir fütursuzluk ve keyfilik hakimdi ve şikayet edecek bir yer yoktu.” 

“İçerideyken orada olan biteni insanlar ne kadar biliyor diye çok merak ettiğim kadar muktedirlerin durumunu da merak ederdim.  Acaba Kenan Evren o sırada ne yapıyor diye merak ederdim ya da Özal ne yapıyordur ya da iç işleri bakanı, vali, garnizon komutanı neler yapıyorlardır.  Başkaları bilmiyor ya da inkâr ediyor olsalar da onlar her şeyi biliyordu ve bununla nasıl yaşıyorlardı?”

Şimdi de şunu merak ediyordu, “Şu anda çeşitli konumlarda bulunan insanlar, siyasetçiler, iktidardakiler ya da muhalifler o dönemde ne yapmışlardı, birçokları gibi oh olsun, iyi oluyor mu demişlerdi, rahatsız olsalar da görmezlikten mi gelmişlerdi? Çeşitli dönemlerde iktidara gelip bunları öğrenenler neden bir şey yapmadılar. Neden hiçbir iktidar gerçek anlamda o dönemde yapılanlarla yüzleşmedi, devlet tarafından verilen acılar, yapılan haksızlıklar için mağdurlardan af dilemedi.”

Hastamın bu iki ayrı dönemdeki anılarını değerlendirmesi

Kendisi açısından daha önemli olan şey, bazı anlıları ve ayrıntıları unutmuş olması değil, duygularının değişmiş olmasıydı. Anımsayamadığı ya da yanlış anımsadığı şeylerin olmasını pek önemsemedi, esas olarak duygularının değişmesi üzerinde duruyordu.

O kadar yaygın, ağır ve sistematik işkence yapılıyor olmasına karşın, toplumun körlüğü ve duyarsızlığı ve kendisinin buna karşı hissettiği hüsran duygusunun içeriden çıktıktan sonra uzun süre zihnini meşgul etmiş olduğunu görmek kendisini şaşırtmıştı. Bana geldiği zaman ne işkencecilerine karşı öfke duyuyor ne de yanı başlarında o kadar acı çeken insan varken kafalarını kuma gömen insanlara karşı kızgınlık ve küskünlük duyuyordu.

İnsan böyledir diye bir karara varmıştı. Şöyle söylüyordu: “İnsan hayatta kalmaya, başını derde sokmamaya çalışır. Ciddi bir tehdit varsa, o tehditle yüzleşmektense kaçınmaya çalışır ve kendi iradesi dışında karşılaşırsa da uzlaşmaya çalışır.”

Dışarı çıktıktan sonra hemen hemen hiçbir arkadaşı onu aramamış, halini hatırını sormamış. “Daha önce gelip gidenler ayaklarını kesmişlerdi. İşkence gördükten sonraki 2-3 yıl doğru düzgün arayan soran olmadı. 2-3 sene geçip de artık riskli olmadığım anlaşıldıktan, kitlesel gözaltılar ortadan kalktıktan sonra insanlar yeniden benimle konuşur, haberleşir oldular.”  

“Anladım ki insan başkalarının acılarına, ıstıraplarına karşı duyarlı olmak için kendisine bir şey olmayacağına, başının derde girmeyeceğinden emin olmak istiyor. Sadece başkası için değil, kendisine yapılan bir haksızlığa karşı çıkmak için bile bunu yaptığında başının daha çok derde girmeyeceğini bilmek istiyor.  Demokratik koşullarda muhalif olan birçok insan baskı döneminde ya köşesine çekilir, ses çıkarmaz ya da çok daha uyumlu, ılımlı bir muhalefeti benimser.”

Kendisine işkence yapanlara karşı da öyle hissediyordu.  “Karşılaşsam ve tanıyamam ama olur da tanısam, acırım sadece. Merhamet duyarım belki. Bunları yapmış oldukları için hiçbir zaman iyileşemeyeceklerinden dolayı merhamet duyarım. Ama kızgınlık, öfke ya da düşmanlık hissetmiyorum.  Bilgisiz, duyarsız ve dar kafalı insanlardı muhtemelen. Beyinleri yıkanmış, muhaliflerin vatan haini olduğuna ya da topluma zarar verdiklerine inandırılmış kimselerdi. Kendilerince vatan için, millet için olumlu bir şey yapıyorlardı.”

Suç teşkil edecek bir şey bulamayınca kendisini serbest bırakmadan önce işkence ekibinin başı kendisine şöyle demiş: “Bunu bir ameliyat olarak düşün, ameliyat da kişinin canını yakan, ona acı veren bir şey ama aslında onu iyileştirmek için yapılan bir şey. Biz de topumu ve devleti iyileştiriyoruz. Zararlı parçalarını temizliyoruz. O yüzden sana yaptıklarımızı kişisel algılama.”

Şöyle diyordu hastam “Ayrıca ne onlar o zamanki kişiler ne de ben o zamanki insanım. Yıllar içinde değiştim başka biri oldum. Yaşadığım şeyler, çektiğim acılar bir rüya gibi bile değil. Bölük pörçük ve duygulardan yoksun anılar. Mesela bana neler yapıldığını biliyorum ama tek bir işkence seansını duygusu ile birlikte hatırlamıyorum. O sırada ne hissettiğimi bilgi olarak az çok bilsem de duygusu yok. Neredeyse bir yerden okuduğum bir öykü gibiler. Dolayısıyla o zamanki işkencecilerim de artık bir alıp veremediğim kalmamış insanlar. Cezalandırılıp cezalandırılmamaları ile de ilgili değilim. Ama zamanla yaptıklarının yanlışlığını kavramış olmalarını ve pişmanlık duymalarını isterim.  Kendim için değil, kendileri için isterim. Umarım bunu idrak edip, pişmanlık duymuşlar ve daha iyi insan olmuşlardır.”  

BAY K’NIN İKİ FARKLI ZAMANDAKİ ANILARINA DAİR BENİM DEĞERLENDİRMEM

Hepinizin dikkatini çekmiştir sanırım, en acı veren, en kötü hissettiği belki en zayıf hissettiği olaylar bastırılmış, silik anılara dönüştürülmüştü

Ama kendisini daha güçlü, üstün hissettiği anılar daha çok aklındaydı. Hatta o anıların olumsuz yanları da silinmişti.

Ayrıca onca trajedi içindeki görece komik ya da saçma olaylar da zihninde daha canlıydı. Belki bu olayları da olduğundan daha eğlenceli, daha keyifli anımsıyordu. Kendi hatıralarına bakılacak olursa neredeyse işkence timleri gittikten sonra orada değillermiş gibi gülüp şakalaşıyorlardı. Muhtemelen anımsadığından daha çok endişe ve korku duyuyordu. Bu anılar zihninde belki kısmen yeniden düzenlenmiş ve tekrarlanarak canlı tutulmuştu, belki de her anımsamada biraz daha revize edilmişti. Sonuçta bu anılar, kendisini olaylara başa çıkabilmiş, kontrolü elinden bırakmamış ve güçlü hissettiren anılardı.

Kendi anılarını okuduğunda hatırladığı, kendisine ve başkalarına yapılan işkenceler sırasında hissettiği duyguları ne kadar zorlasa da hatırlamıyordu. Herhangi bir duygu uyanmıyordu içinde. Duygularını anımsamaya çalıştığında şunu anımsamıştı. “Her gün o kadar ipe sapa gelemez, saçma sapan suçlamalarda bulunuyorlardı ki, yavaş yavaş acaba içlerinden bazıları doğru olabilir mi diye düşünmeye, kendimden kuşkulanmaya başlamıştım. Hatta işkence bitsin, sorgum tamamlansın da bu işkence merkezinden bir cezaevine nakledileyim diye üzerime atmaya çalıştıkları bir suçun gerçek olmasını istediğim zamanlar olmuştu.” 

Bazen onların kendisine yaptığını söylediği şeyleri, onların anlattığı gibi hayal ederken, gerçek olabileceklerine dair şüpheye düştüğünü anımsıyordu. “Acaba öyle yapmış olabilir miyim? diyordum.”

Sanırım buraya kadar okuyanlar, Bay K’nın başvuru yakınmaları ile yaşadığı travmatik olaylar arasında belirgin bir bağlantı olduğu fark etmişlerdir.

Hastam yaşamış olduğu işkence ama en çok da bu yaşadığı şeylerden sonra arkadaşlarından ve toplumdan bir destek görmemiş olmasından; sanki işkence görmenin saklanması gereken bir kabahatmiş gibi yapılmasından, güya kendisi incinir diye kimsenin bunu konuşmasını, anlatmasını istememesinden dolayı önce içine çekilmiş birkaç yıl sonra da manik bir savunma ile aktif, canlı bir hayat yaşamaya çalışmıştı. Politikayla inadına daha çok ilgileniyor, başını derde sokacak şeyler yapıyormuş. Bir kez gene gözaltına alınmış ama işkence görmemiş. Hakkında iki kez dava açılmış. Birkaç kez evi polisler tarafından basılmış ve iki kez de amirleri tarafından dikkatli olması, polislerin kendisini alacağı biçiminde uyarılmış.

İşkence deneyiminden önceki kedisini, alçakgönüllü, yardımsever, her kesin yardımına iyiliğine koşan biri olarak tanımlıyordu. Daha sonraki yıllarda kendi ifadesine göre insanlarla sosyal ilişkilerini artırmış ama yakınlığını azaltmış, daha soğuk, daha mesafeli hatta kibirli biri olmuştu. İnsanlara yardım etmek ya da sorumluluk almak konusunda eskisinden çok farklı bir tutum alıyor; daha önce tereddütsüz yardıma koşacağı birçok durumda ilgisiz kalıyormuş. İnsanlarla tek tek ilgilenmek yerine toplumu değiştirmeye çalışıyormuş. O yılları için şöyle diyordu, insanları tek tek o kadar sevmiyordum ama insanlığı çok seviyor ve onun için daha çok şey yapmak istiyordum.

Ancak hasta bu değişiklikleri çocukluğundan itibaren anne babasını mutlu etmek, öğretmenlerinin çevresinin kendisinden beklediğini varsaydıkları şeyleri sürekli yapmaya çalıştığını fark etmesine bağlı olduğunu düşünüyordu. Ona göre yıllar boyu hep etrafındakilerin istekleri ve beklentilerine göre yaşamış, kendi istek ve arzularını ihmal etmiş ama insanların beklentilerinin sonunun gelmediğini bu tarz bir yaşamın bir çeşit kendinden vaz geçmek ve suiistimal edilmek olduğunu idrak etmesi ile ilgiliydi. Bütün bunları fark ettiği için, bilinçli olarak azaltmaya ve bırakmaya çalışmıştı.

Bu değişikliği bastırdığı ve yok saydığı insanlara yönelik kızgınlığının tetiklediğini fark etmiyordu. Yalnız bırakılmış olduğu için insanlara kızmış ve küsmüştü ve bu da kendi isteklerini dikkate almaya başlamasına yol açmıştı. Evet insanları memnun etmeye çalıştığını fark etmiş ve artık eskisi gibi sadece insanları memnun etmeye çalışmaktan vaz geçmişti ama bunu fark etmesini ve tutumunu değiştirmesini sağlayan şey bastırmış olduğu öfke ve küskünlüğü idi.

Zamanla başkalarına yönelik küskünlüğünü hissetmez olmuş, insanlarla daha yüzeysel ilişkiler içinde olarak kendisini hüsranlardan korumaya çalışmış ama ilişkilerden uzaklaşmış mevcut ilişkilerini de daha yüzeysel bir düzeyde tutmaya başlamıştı.

Bana geldiği zaman bu süreç bir bakıma “başarıyla” sonuçlanmıştı ama sonuç olarak bir tutkusunun ya da hayalinin kalmaması dolayısıyla artık bir şey istemeyen bir şey beklemeyen birine dönüşmüştü.

Bana terapiye geldiği günlerde birkaç arkadaşı göz altına alınmıştı. Bir haftadan kısa sürede göz altında kalmışlar, herhangi bir kötü muameleye de maruz kalmamışlardı. Daha sonraki günlerde arkadaşlarından birinin eşi, onlar göz altında iken kendisini aramadığı için gücendiğini söylemişti. Kendisine basit bir olay gibi gelmesine karşın, eşinin endişelenebileceğini ve desteğe ihtiyaç duyabileceğini düşünememiş olduğu için kendisini suçlu hissetmişti. Fakat arkadaşının söyledikleri bunun gücenilecek bir şey olduğunu da bir kez daha anımsatmıştı. Kendisi işkenceden sonraki dönemde arayıp sormayan, uzak duran hiçbir arkadaşına gücendiğini çok hissetmemiş hele böyle bir şeyi kimseye söylememişti. Her zaman herkesi anlayışla karşılamış, kimseyi herhangi bir şeyle suçlamamıştı. Ben neden kimseye gücenmedim diyordu ama anlaşılacağı üzere aslında ne kadar gücenmiş olduğunu çok hissetmeye izin vermemiş, sonra da bastırmıştı.

Peki Siz Ne Yaptınız?

Benimle ilgili en merak ettiği şey, 12 Eylül Günlerinde neler yapmış olduğum ve darbeye karşı nasıl bir politik tutum benimsemiş olduğumdu. Darbeyi alkışlamış mıydım? Darbe sonrası korkunç insan hakları ihlallerine karşı gelmiş ve bir şey yapmış mıydım? İşkence görmüş kişileri muayene ettiğim olmuş muydu? Olduysa nasıl rapor vermiştim?

Ben de o dönemdeki birçok insanın yaptığı gibi, iyi ki darbe oldu, bu gerginlik ve çatışma bitti, rahat durmayan gençlerin de hizaya sokulması çok iyi olacak mı demiştim yoksa karşı çıkmış, hiç değilse onaylamamış mıydım? Anayasaya evet demiş miydim?

On yıl boyunca yoğun bir işkence dönemi yaşanırken kendi huzur ve güvenliğim için gözümü kapamış, hayatta kalmaya çalışmış ve böyle bir şey yokmuş gibi keyfime mi bakmaya çalışmıştım? Bana güvenebilmesi için en önemli şey başka özelliklerim değildi. Onu anlamaya çalışıp çalışmadığım, kendisiyle empati kurup kuramadığım ya da onun iyiliğini gerçekten istediğim ve elimden geleni yapıp yapmayacağım değildi. Onu ne kadar önemsediğimle de çok ilgili değildi. Beni nasıl algılayacağına dair tek ölçüt işkenceye karşı tutumumdu.

Bana güvenebilmek için bunları anlamaya çalışıyordu ama bu konudaki aşırı duyarlılığının daha önemli nedeni kendisinin işkenceye karşı kanının son damlasına kadar mücadele etmemiş olduğuna ilişkin suçluluk duygusuydu.

Bana yönelik güvensizliği kendi kurtulma suçluluğunun yansıtılması idi.  Dışarıya çıktıktan sonra eskiden olduğundan çok daha politik, daha aktif davranmış. İnsan hakları ihlallerine karşı eskisinden daha duyarlı olmuş ama kendisini bunun için “yakmamıştı”. Ne kadar mücadele etse, karşı çıksa da temkinli davranmış, mesela gidip kendisini içişleri bakanlığının önünde yakmamıştı. Ayrıca hayatına devam etmiş, birçokları gibi O da gülmüş, içki içmiş, gezmiş, eğlenmişti. İçeride binlerce insan çok ağır işkenceler altında acı çekerken bunları unutup keyfine baktığı da çok olmuştu. Evet mücadele etmeyi bırakmamış, duyarlı olmuştu ama onun da kendi keyfine baktığı çok zamanlar olmuştu. Kendisi içerideyken, dışarıdakilerin aldırmazlığına içerleniyordu ama kendisi dışarıdayken bunun için varını yoğunu ortaya koymamıştı.

Burada terapi sürecini anlatmayacağım. Tüm bunları çalıştık ama bir şekilde benim işkence görenlerin terapisiyle ilgilendiğimi öğrendi, başka iki arkadaşı işkence sonrası sıkıntıları için bana geldiklerini ve yararlandıklarını söylemişler. Öğrenmiş ki çok sayıda işkence mağduruna yardım etmeye çalışmışım. Bundan sonra bana güveni arttı ve bu konudaki soruları azaldı.

Ancak terapisinin sonuna doğru benim de 12 Eylül günlerinde göz altına alındığımı öğrendi. Sanılacağının aksine bu onun bana güveninin artmasına değil tam tersine yeniden aşırı bir şekilde beni sorgulamaya başlamasına yol açmıştı.

Artık daha çok şunu merak ediyordu; uyumlu davranmış, alttan almış ve ucuz atlatmaya mı çalışmıştım yoksa ilkesel olarak karşı çıkıp, her türlü iş birliğini ret mi etmiştim? Özellikle bu soruları, kendi tutumuyla ilgili rahatsızlık ve suçluluk duygularını anlamamı sağlamıştı. Kendi suçluluk duyguları ile yüzleşmekten kaçınıp başkalarında ilkesiz ve tutarsız davranışlar görmek istiyor onlarla meşgul oluyordu. Onlara öfkelenirken kendi içindeki suçluluğu bastırmış oluyordu.

İşte bu dönemde 4. Kişiyi niye unutmuş olduğunu anladım. O, hiç konuşmadan, destek alınmadan ve kimseyle iletişim kurmadan da o süreçten geçilebileceğini anımsatıyordu. Kendisinin yaptığının tersine, kendisini korumaya çalışmamış, etrafındakilerle dayanışma içine girmemiş, her şeyi tek başına omuzlamıştı. Öyle olunabileceğini gösterdiği için onu anımsamak kendisini zayıf hissettiriyordu.

En sonunda insanlara dair vardığı kabullenme de aslında kendisine yönelik bir kabullenme idi. Kendisine dair ideal imgesi yıkılmış, bu imtihandan düşük not almıştı. Hem kendi tutumuna hem de arkadaşlarının ve insanların genel olarak işkenceye karşı tutumuna düşük not veriyordu. O’na göre, bu yıllarda sesini çıkarmayan, arazi olan binlerce insan işkence tehdidi azalıp, kısmi bir demokratik ortam oluşunca kafalarını kumlardan çıkarmış ve demokrasi için mücadele eder olmuşlardı.

Diyordu ki, “Koşullar biraz ağırlaşsın gene arazi olurlar.  İşte tüm bunlar diyordu insanın önce kendi canının derdinde olduğunu, sonra başkalarının derdiyle ilgilenebildiğini gösterdiğinden, yol çetinleşince bırakıp gideceğini bildiğim insanlara birlikte yürüme isteğim azalıyor. Kendime de diğer insanlara da eskisi kadar inanmıyor, sizi yarı yolda bırakacak insanlar için kendini harcamayı akıllıca bulmuyorum. Nitekim halen uğraşıyor görünenlerin önemli bir bölümü bunu bir çeşit kariyere dönüştürmüş durumdalar. Tüm siyasi örgütler ve hak mücadelesi yapan kurumlarda izlenecek yollar, yürütülecek politikalardan çok, kişilerin ve grupların tartışılması da bitmeyen hizip kavgalarının egemen olması da bundan. Bu kurumlarda çalışanlar, kitleleri için neler yapılabileceğinden çok kendi yerlerini nasıl sağlamlaştıracaklarının ve kurum içinde daha üst basamaklara nasıl çıkacaklarının derdindedirler.”

Kendi suçluluk  ve yetersizlik duygularını fark edip, bunlarla yüzleştikçe insanlara olan kızgınlığı ve küskünlüğü epeyce azaldı, terapisinin sonunda kendi ailesi ve güvenip sevdiği insanlarla ilişkileri daha yakınlaştı, oğluyla daha yakın, daha içten bir ilişki kurdu ve daha çok hayır işleri ile ilgilenir oldu. “Daha iyi bir dünya kuramadık ama belki bazıları için dünyayı daha yaşanabilir yapabilirim.” diyordu. Ama yalnız bırakılmışlığına ilişkin kırgınlığı tam olarak geçmedi. Halen hafif de olsa içinde duruyordu.

SONUÇ

Hastamın söylediği bir sözle bitireyim:

“Belki de toplum olarak bu büyük işkence dönemiyle hesaplaşamadığımız, o dönemde olanlarla yüzleşmediğimiz için ve halen de insanların öldürülmesine, hapse atılmasına, işkence görmesine ses çıkarmadığımız için hayata ve kendimize dair umudumuz azalıyor, hayatla ve kendimizle kurduğumuz ilişkilerimiz yüzeyselleşiyor. Kimimiz daha az tehlikeli konularda hak arayarak, kimimiz sistemden çok insanları hedef alarak nispeten rahatlıyor, kendimizi iyi hissetmeye çalışıyoruz. Ama bu tehlikeli konularda tutum almadığımız, alamadığımız için samimiyetsizleşiyor; birbirimizin gözlerine bakamadığımız için uzaklaşıyor, yalnızlaşıyoruz. Ben bunu aşmaya çalışıyorum. Yapabildiğim kadarını yaparım, yapamadığım artık kaderdir. Tarihin bu döneminde bize yitik ve kimsesiz bir kuşak olmak nasip oldu ve dinleyecek birini bulup derdimizi de anlatamadık. Tüm bu yaşadıklarımı sabırla dinleyip anlamaya çalıştığınız için teşekkür ederim.  İleride bunları yazmak isterseniz çok memnun olurum. Belki olur da okuyup anlayan birileri çıkar.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*