NEFRET NE İŞE YARAR?

NEFRET NE İŞE YARAR?
Ya da
NEFRET TEMEL İHTİYAÇLARDAN BİRİ MİDİR?
Prof. Dr. Doğan Şahin

İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı

GİRİŞ

Yıllardır borderline (sınırda) kişilik örgütlenmesi gösteren hastalarla çalışırım. Çok hızlı sever, çok kolay nefret ederler. Sevgileri de nefretleri de çok şiddetli ve genellikle kısa süreli olur. Nefret ettikleri şeyi tekrar sevebilir, sevmeye başladıktan sonra da yeniden nefret edebilirler. Sonra gene sevebilirler ya da bir kere nefret ettiler mi bir daha dönüp bakmayabilirler. Daha bir hafta önce, hatta bir gün önce, ondan ayrılamayacağını, onsuz yapamayacağını ya da ne olursa olsun hep hayatında olmasını istediğini söylediği sevgilisinden ya da arkadaşından hiçbir sevgisi kalmamış gibi uzaklaşabilir ya da nefret edebilirler. Bu durumla yüzleştirdiğinizde ise eski duygularını yanlış tanımaya bağlı bir yanılgı olarak değerlendirirler ya da duygularının gerçek olmadığını anladıklarını söylerler.  

Düşündüm ki borderline (sınırda) hastaların neden bu kadar kolay ve sık nefret ettiklerini anlarsak, belki diğer insanların da nefret duygularının ardındaki dinamikleri daha iyi anlamış oluruz. 

BORDERLİNE’LAR NEDEN ÇOK KOLAY VE SIK NEFRET EDERLER?

Sınırda yaşayan insanların kolay nefret etmelerinin temel nedeni, iyi ve kötü nesne tasarımlarının birleşmemiş olmasıdır. Yani insanları iyi ve kötü yanları ile bir arada algılayamaz ve bütünlüklü olarak değerlendirmezler.  Bir insanı iyi olarak algıladıklarında kötü yanlarını, kötü olarak algılandıklarında da iyi yanlarını görmezler. Onlara göre insanlar ya mutlak iyi ya da mutlak kötüdür. Dolayısıyla insanları sadece kötü yanları ile gördüklerinde onlara ilişkin duyguları çok olumsuz ve şiddetli olduğundan kolaylıkla nefret boyutuna ulaşır.

Aslında hepimiz yaklaşık üç yaşına kadar iyi ve kötü kendilik ve nesne tasarımlarını ayrı tutarız.   Bu yaşa kadar da hem kendimizi hem de başkalarını ya iyi ya da kötü olarak değerlendirir, iyi ve kötü tarafları bir arada göremeyiz. Yaklaşık üç yaşından sonra iyi ve kötü tasarımlar birleşir ve kendimizi de başkalarını da iyi ve kötü yanlarını bir arada görebiliriz. Bu birleşme, duyguların yumuşamasına, keskinliklerinin ve şiddetinin azalmasına yol açar. Artık bir insanı mutlak iyi olarak görmediğimizden çok aşırı idealize etmez ve aynı şekilde mutlak kötü olarak görmediğimiz için de kolay ve çabuk nefret etmeyiz.

Borderline olmayan birinin başka birine duyduğu sevgi, hayranlık ve aşk daha yavaş gelişir ve her zaman bir tarafta da kimi olumsuz özellikler barındırdığı için borderline birinde olduğu kadar büyük ve muhteşem olmaz. Aynı zamanda sınırda olmayan birinin bir vakitler sevdiği birinden uzaklaşması büyük ve dramatik olaylar olmadıkça tedricen gerçekleştiği ve hiçbir zaman tamamen olumsuza dönüşmediği için olumsuz duyguları da çok şiddetli ve nefret boyutunda olmaz.

Ruhsal dünyada ortaya çıkan tekrarlayıcı olgular, bir şekilde bir işe yarıyorlardır. Abartılı bir ifadeyle neredeyse “nefret etmek için, nefret eden” borderlinelarda nefretin çok önemli işlevlerinin olması gerekir. Borderlinelarda bu kadar kolaylıkla ortaya çıkan şiddetli ve yıkıcı nefret başlıca üç işe yarar:

1) Karşı tarafı o kadar kötü, aşağılık ve iğrenç olarak görmek ve kendisini haksızlığa uğramış olarak algılamak müthiş bir haklılık duygusu uyandırır

2) Kötü, tamamen karşı tarafa yansıtıldığı için kişi kendisini tamamen iyi ve masum olarak algılar.

3) Karşı tarafın kendisini yeteri kadar beğenmemesi ya da sevmemesi, kendisindeki bir takım olumsuz nitelikler, davranışlar ya da tutumlar yüzünden değil, karşı tarafın kötü özellikleri yüzünden olmuştur diye düşünmesini sağlar.

Bu üç işlev sayesinde, kendi içindeki olumsuz, kötü şeylerle karşılaşmaktan, onlarla yüzleşmekten kurtulur ve haklı ve masum olduğuna, dolayısıyla kötü değil, iyi biri olduğuna bir kez daha kanaat getirir. Ancak içindeki karanlık yan, kötü duygular, arzular orada bir yerde durduğu için, belki yarım saat sonra gene sahne alacakları için, iyi olduğuna dair bu pekiştirmeye tekrar tekrar ihtiyaç duyulur. Ne kadar iyi olduğunu hissettirse de bütünlüklü bir algıya dayanmadığından dayanıksızdır ve sürekli pekiştirilmeye ihtiyacı vardır.

Bazı borderline hastalar tekrarlayıcı bir biçimde kandırılacakları, aldatılacakları ya da dürüst davranılmayacaklarını önceden sezdikleri yani bir şekilde kötü etkileneceklerini bildikleri ilişkilere girerler. Bazen dürüst olmadıklarını bildikleri hatta daha önce de kendilerini örselemiş insanlarla tekrarlayıcı örseleyici ilişkilere girerler. Evet, mazohizm bir yanıyla kişinin kendisine duyduğu hıncın yatıştırılması için kendini cezalandırma etkinliğidir. Kişi acı çekmek yoluyla, bilinçdışı suçlarının bedelini ödeyerek bir süreliğine suçluluk duygusunu yatıştırır. Ancak borderlinelarda kendisine kötü davranacak ve dürüst olmayacak, aldatacak insanlara yönelme, bazen bir bedel ödeyerek kendisine olan öfkesini ya da suçluluk duygusunu yatıştırma amacına hizmet etmekle kalmaz, aynı zamanda, kötü birini bularak kendi içindeki kötü şeyleri ona yansıtma işlevi de görür. Böylesi insanlarla yaşadığı ilişkiler sayesinde, kötü olanın kendisi değil, başkaları olduğunu deneyimlemiş olur. Başkasının kendisine kötülük yapması sayesinde, kötü olanın başkaları olduğunu, kendisinin haksızlığa uğramış bir mağdur ve aslında iyi biri olduğunu düşünme imkânı elde etmiş olur. Yani başkalarına duyduğu haklı öfke ve nefret sayesinde kendisini iyi biri olarak algılayabilmiş olur.

Aynı şeyi topluluklar da yapar, bir günah keçisi ya da ortak bir düşman bularak, olmazsa yaratarak, kendi içlerindeki kötülükleri ona aktararak, kötü yanlarını gizlemiş, ortadan kaldırmış ve iyi olmak ortak paydasına bir araya gelmiş olurlar. Bu işlemler, onları hem “iyi” yapar hem de grubu ortak bir düşman etrafında kenetleyerek bağlarını kuvvetlendirir. 

Borderline hastalar genellikle iki temel durumda nefret ederler:

1) Kendilerini değersiz, önemsiz hissettiren ya da kendilerini yeterince sevmeyen kişilerden ya da böyle hissetmelerine neden olan durumlardan

2)Kendilerine karşı dürüstçe davranılmamasından ve kendilerine dürüst davranmadıklarını, kendisini aldatmaya çalıştıklarını düşündüğü kişilerden. Yani, değersizlik, önemsizlik duygusu ya da aptal yerine konmaları onların nefretini ortaya çıkarır.

NEVROTİK DÜZEYDEKİ “NORMAL” İNSANLAR NELERDEN NEFRET EDER?

Peki, başkalarıyla yakın ilişkileri kolaylıkla nefrete dönüşmeyen insanlar, yani borderline düzeyde olmayan kişiler nelerden nefret ediyorlardır? Bunu çoğu hekim, diş hekimi, tıp fakültesi veya diş hekimliği öğrencisi ya da psikolog, psikolojik danışman gibi ruh sağlığı çalışanları olan facebook arkadaşlarıma sordum. “Nefret ettiğiniz şeyler nelerdir?” sorusuna, 392 yanıt verilmişti.  Elbette aralarında borderline olanlar da vardır. Ancak borderline kişilik örgütlenmesi gösteren kişilerin genel toplumdaki oranları % 15 civarında olduğundan, hekim ve ruh sağlığı çalışanlarından oluşan bir toplulukta da muhtemelen bunun altında olduğunu varsayabiliriz. Yani az bir kısmı borderline olsa da % 85-90’ının borderline olmadığını varsayabileceğimiz bir örneklemden bahsediyoruz. Dolayısıyla yanıtların önemli bir kısmının nevrotik düzeydeki kişilerin yanıtları olduğunu varsaymamamız için bir neden yok.Epeyce farklı yanıtlar olsa da yanıtların çok büyük bölümü iki grupta toplanmıştı:

62 kişiden oluşan en büyük grup, saygısızlık, kabalık, küstahlık, kendini beğenmişlik, ukalalık, kibir, başkalarını küçümseme,  insanları kullanma gibi daha çok narsisistik diye adlandırabileceğimiz tutumlar ya da böyle tutumları olan kişilerden, nefret ettiğini söylemişti.  Bu tutumların kişiyi değersiz hissettirdiğini ve bu yanıtları veren kişilerin kendilerini değersiz hissettirme niyeti taşıyan şeylerden nefret ettiklerini söyleyebiliriz. 

İkinci büyük grup ise 57 kişiden oluşmaktaydı ve bu kişiler yalan, yalancılık, ikiyüzlülük, samimiyetsizlik, aldatmak, kurnazlık, kandırmak gibi dürüst olmayan ve karşı tarafı kandırmaya yönelik tutumlardan nefret ettiklerini söylemişlerdi.  Bu yanıtları veren kişilerin kandırılmak, aldatılmak daha doğrusu aptal yerine konmak gibi tutumlardan nefret ettiklerini söyleyebiliriz. Ayrıca bu yanıtları veren kişilerin bu tavırları beklediklerini yani olası gördüklerini de varsayabiliriz.  İnsanlar genellikle olası gördükleri durumları akıllarına daha çok getirirler. Belki Mars’ta uzay gemilerinin bozulmasından ve bir daha dünyaya dönememekten daha çok nefret edebilirler ama bu durumu pek olası görmediklerinden akıllarına gelmez, gelse bile önemsemeyeceklerinden söylemezler.

Geriye kalan yanıtlar çok çeşitli sayıda ve genellikle 1-4 kişinin belirttiği ve bir grup oluşturmayacak nitelikteki şeylerdi.

Sonuç olarak, nelerden nefret ettikleri sorusuna yanıt veren insanların büyük bölümü, daha çok narsisitik ve antisosyal tavırlardan rahatsız olduklarını söylemişlerdir. Yani başkalarını küçümseyen, böbürlenen ve başkalarına karşı dürüst olmayan insanlardan nefret ettiklerini ifade etmişlerdi.  Bu açıdan borderline olan veya olmayan kişilerin önemli bir farklılık göstermemiş olduklarını söyleyebiliriz. 

NEFRET VE ONAYLANMA İHTİYACI İLİŞKİSİ

İnsanların en fazla nefret ettiği şeyin, kandırılmak, aldatılmak gibi dürüstçe olmayan tutumlarla; kendisini üstün, başkalarını değersiz hissettiren tutum ve kişiler olduğunu görmüştük. Bu hipotezin tersinden de sağlamasını yapmak üzere, aynı kişilere “İnsanlarda en çok beğenip takdir ettiğiniz özellikleri yazar mısınız?” diye sordum. Eğer insanlarda beğendikleri özellikler bunun tersi çıkarsa, başkalarına karşı kızgınlık ve nefret hissetmemizle, başkalarına karşı sıcaklık ve beğeni hissetmemizi sağlayan şeylerin temel olarak bu iki konudaki tutumları olduğunu düşünebiliriz.  

Soruya verilen 210 yanıtın dağılımı şöyle oldu: 129 kişi, alçakgönüllülük, merhametlilik, empati, saygı, hoşgörü, iyi niyet, yardımseverlik, vicdan, nezaket, anlayışlılık, vefa gibi başka insanlara karşı büyüklenmeyen, saygı gösteren, anlayışlı, düşünceli insanları beğenip takdir ettiğini söylemiş.

78 kişi ise başkalarında samimiyet, dürüstlük ve içtenliği takdir ettiğini ifade etmiş. Başka insanlarda takdir edilen özelliklere baktığımızda da aslında bize iyi gelen özellikleri takdir edip beğendiğimiz görülmektedir. Yani başkaları alçakgönüllü, dürüst, samimi, içten, saygılı, kibar, yardımsever, güler yüzlü olduğunda onları takdir edip beğeniyoruz ama kendini beğenmiş, ukala, bencil, yalancı filan olduklarında nefret ediyormuşuz gibi görünüyor.

Bu aslında anlaşılır bir şey, çünkü insanın en temel ihtiyaçlarından biri onaylanmak, beğenilmek ve saygı görmek. Kendimizi anlamlı,  saygın ve değerli hissetmeye ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç olgunlaştıkça azalıyor ama hiçbir zaman tam olarak bitmiyor. Yanıtlar, bunu bize sunanları beğenip takdir ettiğimizi, bunu bizden esirgeyenlerden ise nefret ettiğimizi düşündürüyor.
KENDİMİZİ İYİ OLARAK ALGILAMA, NEFRET VE YANSITMA
Nefretin bir başka mekanizması ise çeşitli projeksiyon süreçleridir. Basit projeksiyon (yansıtma) ve projektif identifikasyon ( yansıtmalı özdeşim) nefret duygusunun gelişmesinde önemli başka bir yol oluştururlar.
Freud’un; Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Her ne arar isen kendinde ara” sözünün bilimsel dayanaklarını sunmuş olduğu zamandan bu yana, diyebiliriz ki insanların en çok kandırılmaktan ve değer verilmemesinden nefret etmelerinin, kendileri ile ilgili bir yanı da olsa gerek. 

Akla en çok iki olasılık geliyor ya erken nesne ilişkilerinde bu tür muamelelere maruz kaldılar, dolaysıyla kendilerini yaralayan bu davranışlardan nefret ediyorlar ya da kendilerinde de başkalarına karşı kaba ve dürüst olmayan bir tarzda davranma arzusu var, bunu yansıtıyorlar.
Bu insanlar bir vakitler kendilerine yeterince değer verilmediği, önemsenmediği ya da dürüst davranılmadığı, kandırıldıkları için bugün bu tür tavırlardan nefret ediyorlarsa, yani bu muamelelere uzun süre maruz kaldılarsa, şimdi nefret ettikleri gibi o zamanlar da nefret ediyor olabilirler. Çocukluklarından beri devam edegelen bu nefret, bir öfkeye de neden olacaktır. Muhtemelen bu öfke ve nefret boşalabilmek için kendi nesnesini arayacak, bulduğunda ona boşalıp rahatlayacak ve kendi içindeki nefreti ve öfkeyi haklı bir biçimde boşaltıp, kendisini daha iyi, masum ve haklı hissedebilecektir.
Projeksiyon, bizde bulunan olumsuz nitelik ve arzuları, inkar edip, başkalarına yansıtmak demektir. Süreç, bilinçdışı olduğundan kişi bunu yaptığının farkında olmaz. Kendisinde olan kötü özellikleri, sürekli başkalarında görür ve bunlara karşı öfke ve kızgınlık hisseder.

Projektif identifikasyon ise kişinin yansıttığı malzemeyi, karşısındakilerin farkında olmadan üstlenmesi ve ona uygun davranması demektir. Yani hastanın karşısındakine yansıttığı kötü nitelikleri ve davranışları, farkına varmadan yapmaya başlar. Diyelim hasta eşini, kendisini sürekli ihmal etmekle ve değer vermemekle suçlar, eşi başlangıçta öyle olmasa da bir süre sonra gerçekten ihmal etmeye ve değer vermemeye başlar. Hasta “gördün mü beni ihmal ediyorsun işte” der.

Dedikodu da projeksiyonun daha hafif bir başka biçimidir.  İki veya daha fazla kişi bir araya gelip, üçüncü kişilerin hatalarını ve kötü yanlarını konuşurlar. Bahsedilen konular, genellikle herkesin yapabileceği türden kusurlardır. Ancak, orada olmayan kişiyi kötülemekte olanlar, zımnen kendileri öyle değilmiş gibi konuşurlar. Daha doğrusu kimi olumsuz nitelikleri kötülemek, bunların kendilerinde olmadığı varsayımına dayalıdır. Ancak bir yandan da bilirler ki, evet kendileri de bazen dağınık olabilmekte, evlerini her zaman son derece düzenli ve temiz tutamamaktadırlar. Ancak başkalarının hatalarını ve kusurlarını konuşmak, kendi aralarında kendileri öyle değillermiş gibi bir uzlaşıya varmalarına yarar ve her biri başkasını kötülerken diğerine bir şey demeyerek, mecliste bulunanların öyle olmadıklarını onaylamış olurlar.

Dedikoduya yansıtmanın daha hafif bir şekli demiş olmamın nedeni, dedikoduda yansıtma mekanizması bazı durumlarda söz konusu olabilmekle beraber genellikle, reaksiyon formasyon (karşıt tepki oluşturma) denilen, nevrotik düzeydeki başka bir savunma mekanizmasının daha çok rol oynamasıdır.

Karşıt tepki oluşturmada kişi kendisinde kabul edemeyeceği arzuları ve nitelikleri tam tersine çevirir. Diyelim ki, ortalığı dağıtmak, kirin pisin içinde yaşamak gibi istekleri vardır bunları tam tersine çevirip son derece tertipli ve temiz biri olur. Ancak bir yandan da bu arzu devam ettiğinden, dağınık olup da keyfi yerinde olan insanları görmek, kendisinde dağınık olma arzusunu kışkırtacağından, o tür kişilere karşı cephe almak ve onları kötülemek zorunda kalır.     

YANSITMA-NEFRET İLE REAKSİYON FORMASYON-KÖTÜLEME SÜREÇLERİNİN İŞLEVİ

Bütünlüklü bir kendiliğin olmadığı ruhsal yapılarda olumsuz kimlik öğeleri inkâr edilir ve dışarıya yansıtılır. Dışarıdaki bir kötü, ister somut bir insan, grup, topluluk olsun; ister, kötü ruh, şeytan ya da faşizm, kapitalizm, komünizm olsun kötülükleri çeken, dolayısıyla kişiye kötülükten azade bırakan bir kara delik işlevi görürler.

Borderline hastalarda daha açık ve berrak bir biçimde görülen dinamikler ve yansıtma mekanizmaları aynı zamanda diğerleri için de geçerli olabilir. Belki de borderlinelarla diğerleri arasında bu açılardan çok önemli bir fark yoktur.  Olabilecek farklar birinde bu olayların daha şiddetli, diğerinde daha hafif seyretmesi ile borderlinelarda daha çok yansıtma ve yansıtmanın ilkel biçimleri kullanılırken, nevrotik düzeyde yansıtma kullanılsa da bunun yanında reaksiyon formasyon gibi daha üst düzey savunmaların kullanılmasıdır.

Ancak her iki mekanizma da kötü olanların başkaları, iyi olanın biz olduğumuz algısının yaratılıp, yeniden üretilmesine ve sürekli pekiştirilmesine hizmet eder.

HASET VE NEFRET

Nefretle ilgili bir kaynak da haset konusudur. Bazen yanlış olarak kıskançlık biçiminde ifade edilse ya da kıskançlıkla karıştırılsa da haset ve kıskançlık farklı duygulardır.  Haset, birinin daha iyi, daha başarılı olması karşısında hissettiğimiz, yetersizliğe bağlı rahatsızlık duygusudur. Kıskançlık ise yakın olmak istediğimiz birinin, başkasına yakınlık göstermesi karşısında hissettiğimiz rahatsızlık duygusudur. Haset yetersizlik duygusu ile kıskançlık ise terk edilme ya da önemsenmeme korkusu ile ilintilidir.

Daha önce çokbilmişlik, ukalalık, üstünlük iddiası gibi durumların nefrete yol açabildiğini görmüştük. Birinin bizim yapmak isteyip yapamadığımız bir şeyi yapması, ulaşmak istediğimiz bir duruma ulaşması bizde rahatsızlık duygusu uyandırabilir ve belki de sürekli bizi böylesi başarılarla yetersiz hissettiren kişilerden de nefret ederiz.

Belki de nefret ettiğiniz şeyler nelerdir sorusuna verilen küstahlık, kendini beğenmişlik, ukalalık, kibir, başkalarını küçümseme gibi yanıtların içeriğinde bir miktar bu insanların kendilerini üstün hissetmelerine yönelik haset duygusu da vardır.

Bunu test etmek için gene aynı gruba kendilerinde olmasını istedikleri özelliklerin neler olduğunu sordum.
En fazla sabır, tahammül ve sakinlik yanıtı verildi. Sanırım bu durum dünyayı olumsuz algılamak ve bu olumsuz olguya karşı da umutsuzluk hissetmekle ilgilidir. Yani insanlar dünyayı ve insanları pek beğenmedikleri gibi değişip daha iyi olacaklarına da pek inanmıyorlar. Dolayısıyla sabır ve tahammül diliyorlar. Dünyanın ve diğerlerinin böyle olumsuz algılanmasının en azından bir bölümünün nedeni, kendini olumsuz algılamaya dayalı projeksiyon olduğunu söyleyebiliriz.
Sabırdan sonra en fazla verilen yanıtları özgüven, kararlılık, azim ve çalışkanlık gibi özellikler oluşturmaktaydı. Demek ki azımsanmayacak sayıda bir grup insan kendi özgüvenini yeterli bulmuyor ve kendisini kararlı, azimli ve çalışkan olarak değerlendirmiyordu.  Dolaysısıyla belki de daha güvenli, iddialı ve başarılı görünen insanların yarattığı rahatsızlık duygusunun ve nefretin bir nedeni de kendisini bu açılardan yeterli bulmayan insanların hissettiği hasettir.   Çünkü haset başarı kazanarak bizi yetersiz hissettiren insanların başarısızlığa ve hüsrana uğramasını bekleyerek, hırpalanan yetersizlik duygumuzu tamir umududur. 

SONUÇ

Farklı kişilik örgütlenmesi düzeyindeki insanların nefret hissetmelerindeki en önemli nedenlerin değersizlik, önemsizlik duyguları ile kandırılmak, aptal yerine konmak gibi algılar olduğunu söyleyebiliriz. Haset de gene kişiye yetersiz hissettirdiği için benzer bir duyguya yol açabilmektedir. Yaptığımız tartışmalardan sonra diyebiliriz ki bir insan ne kadar kendi başına yeterli, güvenli hisseder, ne kadar az başkalarının onayına ihtiyaç duyarsa başkalarından o kadar az nefret etmeye ihtiyacı kalacaktır. Gene aynı şekilde kimlik bütünlüğünü tamamlayıp, kendisini iyi ve kötü yanları ile görüp, kabul ettikçe, nefret edeceği insanlara gereksinim duymayacaktır.

Aynı şekilde topluluklar da kendi geçmişlerindeki kötü ve olumsuz şeylerle yüzleşip, yaptıkları kötülükleri kabul ettikçe başka toplulukları karalamak, onlara kusur bulmak ve düşman olmak zorunda kalmayacaklardır.

İnsan kendi içindeki kötülüklerle yüzleştikçe, başkalarının kötü yanları ile uğraşmayı ve onlardan nefret ederek kendini iyi bir imiş gibi algılamaya çalışmaktan vazgeçmekte ve gerçekten kötü insanlarla ve kötülüklerle mücadele etmenin yolunun da nefret etmekten değil, bunlara neden olan koşulları ortadan kaldırmaya çalışmaktan geçtiğini anlamaktadır.

3 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*