Neden Uzlaşmayı Bilmeyen Bir Milletiz?

HAYATLA BARIŞMA veya DİDİŞME; UZLAŞMA veya UZLAŞMA!

Prof. Dr. Doğan Şahin, İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri AD, Sosyal Psikiyatri Servisi Uzlaşarak insanlaşır ve olgunlaşırız. Başkaları ile yaptığımızı sandığımız uzlaşma ve kavgaları aslında kendi parçalarımızla ve ebeveyn temsillerimizle yaparız. Şeytan da, dost da, düşman da kendi içimizdedir. Hayatın önemli dönemeçlerinde yaptığımız veya yapamadığımız uzlaşmalar geleceğimizi ve kaderimiz belirler. Öyle ki bir insanı uzlaşmaları ile tanımlayabilir ve biraz abartarak şöyle diyebiliriz: İnsan yaptığı uzlaşmalardan ibarettir.
ÜÇ TEMEL UZLAŞMA
Hayatla yaptığımız ilk uzlaşma her şeyin istediğimiz gibi olmayacağı gerçeği ile yapmak zorunda kaldığımız uzlaşmadır. Her isteğimize anında ulaşamayabileceğimizi anlamaya başladığımızda şaşırırız. Anlarız ki, dünya bizim isteklerimizi gerçekleştirmek üzere şekillenmemiştir. Arzuladığımız nesnelere, ihtiyaçlarımıza her istediğimiz zaman ulaşamayabiliriz. Anlarız ki annemiz bizim arzularıma göre hareket eden bir Anka Kuşu değilmiş ve dünya bizim etrafımızda dönmemekteymiş. Dünyanın bizim istediğimiz gibi olmadığı gerçeği yanında, kendimizin de istediğimiz kadar zeki, yetenekli ve güzel olmadığını kabul etmek ve bu sınırlılıklarla uzlaşmak zorunda kalırız. Ayrıca, daha geç ve uzun bir süreçte anlarız ki, bazı şeylere hiç bir zaman ulaşamayacağız ve bazı şeyleri de geri dönüşsüz olarak kaybetmişiz.  
Dünyanın, annemizin ve bizzat kendimizin tam istediğimiz gibi olmadığı ve birçok şeyin elimizde olmadığı gerçeği ile yüzleştikten sonra, ikinci büyük uzlaşma ile imtihan ediliriz. Yaklaşık 1-3 yaşları boyunca devam eden bir süreçte daha önce birbirinden ayrı tutulan içimizdeki “iyi” ve “kötü” kendilik temsilleri, bir araya gelmeye başlar. İçimizdeki iyi ile kötünün birbirini fark etmesi ve bütünleşmesi ile gerçekleşen uzlaşma o denli önemlidir ki, kişilik örgütlenmemizin temelini oluşturur. Bu uzlaşmanın önemli niteliklerinden biri, başta ebeveynlerimiz ve kardeşlerimiz olmak üzere sevdiklerimize karşı kötü duygu ve düşüncelerimizin olabileceğini idrak etmektir. Yani kötü yanlarımızın, başkaları hakkında kötülük yapma arzularımızın olabileceği fikri ile uzlaşabilmektir. Bu uzlaşmayı yapabilmek için kendi öfkemize, hasetimize, kıskançlıklarımıza rağmen, iyi olduğumuzu hissedebilecek kadar sağlam, olumlu kendilik imgelerine gereksinimimiz vardır.
Üçüncü büyük uzlaşma, ebeveynlerimizi yetersizlikleri ve kusurları ile kabul etmemizi sağlayan uzlaşmadır. Onların nasıl insanlar olduklarına dair düşünce ve duygularımızın bir kararlılığa kavuşmasıyla onlarla hesabımız kapanır ve bağımsızlaşıp, erişkin bir birey oluruz. Bu süreci başlatan şey ebeveynlere yönelik hayal kırıklıklarıdır. Çocuk, kendisini güvende hissedebilmek için koruyucularını sadece iyi yanlarıyla algılamak eğilimindedir. Annesini sevgi dolu ve şefkatli, babasını da güçlü ve koruyucu olarak algılayan bir çocuk huzurlu olur. Ebeyenlerini güçlü ve yardımsever hissetmek, ihtiyaç duyduğu destek duygusu için gereklidir.  Çocuk büyüdükçe, kendine güveni arttıkça, anne ve babasının o kadar da mükemmel olmadıklarını fark eder ya da büyümek için bunu görmesi gerekmektedir. Yalan söylediklerini, ikiyüzlü olduklarını, kendisinin önemsediği bazı insani değerleri önemsemediklerini, bencil olduklarını fark eder. Ergenlik krizindeki isyanların kaynaklarından biri, gözden düşen anne babaya duyulan hınçtır. Kendileri böylesine bencil, yalancı, ikiyüzlü iken, hala kendisine öğüt vermelerine dair bir öfkedir. Anne-babayı, eksiklikleri ve kusurları ile kabul edip sevmek hayli zaman alacak bir süreçtir. Anne-babanın tam istediğimiz gibi olmadıkları gerçeği ile uzlaşmak, kişiyi bağımsızlaştırır ve kendi dünyasını kurma olanağı sağlar. Bunu başaramayanlar kendi hayatlarını değil, ya anne babalarını memnun etmek ya da onlara karşı çıkmak üzere yaşarlar. 
UZLAŞMALARIN BAŞARILMAMASINA BAĞLI BİREYSEL SORUNLAR
İlk uzlaşmayı başaramayanlar yani, dünyanın bizim isteklerimizi karşılamak için var olmadığı gerçeğini sindiremeyenler talepkar ve bağımlı olurlar. Sürekli kendilerini koruyan, besleyen nesnelere yapışır ve çeşitli yollarla insanları kendisine bakım vermeye zorlarlar.
İkinci uzlaşmanın gerçekleşmemesi ya da tamamlanmamış olması başka türlü düşünen, davranan, kendi yaşam tarzından farklı bir yaşam sürdüren insanlarla uzlaşma zorluklarına neden olur. Kendi içindeki farklı, “kötü” olanı görmeyen, kabul etmeyen kişi onu sürekli dışarı yansıtacak, başkalarında bu kötülükleri görecek ve onlara karşı ne kadar hasmane bir tutum içinde olursa, karşı olduğu şeylerden o kadar uzak olduğunu hissedecektir. Kendisini temiz ve kötülüklerden uzak hissedebilmek için, hep birilerini kötü olarak görüp onlara karşı düşmanlık gösterecektir. Düşmanlığının ölçüsü ve şiddeti oranında da kendisini kötülüklerden uzak biri olarak algılayabilecektir.
Bu dönemdeki uzlaşmayı tamamlayamayanlar ve kendi içlerindeki kötü ile uzlaşmayanlar hep şeytanlarla yaşar, şeytanlar yaratır ve onlardan nefret ederler. Onları küçümseyerek, hor görerek ve onlara kötülük ederek kendi iyiliklerini kanıtlamış olurlar. Bazen bunun için güçsüz grupları ya da azınlıkları hedef alırlar. Etnik düşmanlıklar çoğunlukla bu uzlaşmayı başaramayanların, kendi içlerindeki kötülükleri yansıtmasına bağlı gelişir.
Kendi içindeki kötülükleri görmeyerek bütünleşmesini tamamlayamayanların sıklıkla başvurdukları savunmalar, yansıtma, yansıtmalı özdeşim, inkâr ve bölmedir.
Yansıtma sürekli dışarıda hata görme, kusur arama çabalarıyla seyreder. Kendi içinde belli belirsiz fark edebileceği kötü öğeleri, yılmaz bir çabayla dışarıda, başkalarında arar ve bazen gerçekten gördüğü, bazen yakıştırdığı, en çok da görmek istediği için başkalarında görerek rahatlar. Sanki o kusur başkasında olursa kendisinde olmazmış gibi, sanki o kötülüğe ne kadar şiddetle karşı çıkarsa o kadar masum olduğu kanıtlanmış olacak gibi davranır.
Bölme bir bakış açısıyla kişilik örgütlenmesinin mevcut durumunu betimlerken bir yandan da bütünleştirmenin yarattığı kaygıya karşı bir savunmadır. Kişi kendi içindeki iyi ve kötü yanları bir arada görmez, kötülükleri mümkün olduğu kadar inkâr ederek iyi tasarımlarını ayakta tutmaya çalışırken, diğer insanları da bütünlüklü olarak algılayamaz. Kendisine iyi davranan insanların iyi, kötü davranan insanların kötü yanlarını görür. Düşmanlık beslediği veya rekabet ettiği insanları şeytan gibi, kendisini destekleyenleri ise tamamen iyi imiş gibi algılar.
Bazen siyasi ya da dini herhangi bir ayırım noktasında aynı yanda olanların, kendi yanında olan kişilerin açık kötülüklerini görememeleri, insanlık dışı tutumlarına gerekçeler bulmaları ya da gerçekliğini reddetmeleri hep bu uzlaşmaların başarılamaması ile ilgili süreçlerdir.
İnkar,bölme ve yansıtma mekanizmaları, kişinin içindeki kötü ile mücadelesinde olduğu kadar yetersizlikleri ile mücadelesinde de kullandığı mekanizmalardır. Yetersizlikleri ile barışık olmayan ve bunu görmek istemeyen insanlar, hep başkalarının kusurlarını, yetersizliklerini bulmaya ve sergilemeye çalışırlar. Hayatları yeterli, yetenekli ve donanımlı biri olduklarını, yetersiz olmadıklarını kanıtlamaya çalışmakla geçer.  
Üçüncü uzlaşmayı başaramayanlar ise ya sürekli ebeveynlerini memnun etmek için ya da onları hüsrana uğratmak için yaşarlar, kendi hayatlarını ve dünyalarını kuramazlar. Bir kısmı otoriteye boyun eğer, itaat eder ve otoritenin beklediği gibi bir yaşam sürmeye çalışırken, bir kısmı da otoriteyi hayal kırıklığına ve hüsrana uğratmak için başarısız ve isyankar olur.
UZLAŞMA SORUNLARININ TOPLUMSAL SONUÇLARI
Bireylerin yanı sıra gruplar da bu uzlaşmaları yapamayabilir. Bu tür kişi ve gruplardan oluşan toplumlar, benzer şekilde grubun dışındaki birey ve gruplarla ilişkilerinde uçlarda davranışlar sergiler ve gerçekle bağı zayıflamış bir dünyada yaşarlar.
Farklı kültürel ve etnik kimliklerin bir arada bulunduğu gruplardan meydana gelen toplumlarda bu süreçler çok daha fazla önem kazanır ve ötekine duyulan öfke, demokrasinin ve toplumsal barışın en önemli engeli haline gelir. Ruhsal olarak olgunlaşmamış toplumlarda, öfke ve dışlama kolaylıkla farklı etnik gruplara yönelir. Böylesi toplumlarda azınlıkta -mesela Kürt, Alevi, Hıristiyan, Ermeni, Çingene- olmak nefretin yöneltilmesi için yeterli olabilir.
Gerçek bir toplumsal barış ve demokratik bir toplum ancak bireysel, grupsal uzlaşmalarını önemli ölçüde halletmiş kişi ya da grupların varlığı ile gerçekleşebilir.
İlk uzlaşmasını tamamlayamamış birey ve gruplardan oluşan toplumlarda, her şeyi başkalarından bekleme, kendi sorunlarını sahiplenmeme ve hep birileri tarafından kurtarılma istekleri ön planda olur. Karşılaştığı her sorunun devlet tarafın çözümlenmesini beklerler. Toplum sorumluluk sahibi yurttaşlardan değil, bakım isteyen ve yardım bekleyen kişilerden oluşur. Böylesi toplumlarda, yöneticilerden de yiyecek, giyecek, yakacak dağıtmaları ve yardımda bulunmaları beklenir. Bu tür yardımlarda bulunacak, “babalık” yapacak liderler istenir.
İkinci uzlaşmayı, yani kendi içinde iyi ve kötüyü birleştirmemiş bireylerden oluşan toplumlarda kutuplaşmalar çok dikkati çeker. Takım taraftarlığından parti sempatizanlığına kadar mensup olduğu grubu tamamen iyi rakipleri tamamen kötü olarak algılar. Rakiplerinin olumlu yanlarını görmez ve algılayamaz.
Ülkemiz kültürü hep bu başkasının kötülüğü ve bizim iyiliğimiz üzerine kuruludur. Biz kahraman ve yiğidizdir, onlar korkak ve kalleştir. Biz adil ve merhametliyizdir, onlar haksız ve zalimdirler. Bizim dışımızdaki herkesin bir kusuru vardır, Kürtler kaba, Araplar pis, Yunanlılar güvenilmez; Almanlar cimridir vb. Tarih kitaplarımız hep başkalarından ne kadar iyi olduğumuzu anlatır, inkar edemeyeceğiz açık yenilgilerde bile kahramanlık destanları yazmış ama “masada” ya da bir hile ile yenilmişizdir.
Bize yönelik her eleştirinin ardında art niyet vardır, ya kalkınmamızı istemiyor, ya büyümemizi kıskanıyor ya da bizi bölmek istiyorlardır. Avrupa Birliğinin, üyeliğe kabul için istediği mevzuat değişikliği taleplerini bile, kötü niyetli davranışlar olarak yorumlamayı başarabilecek ölçüde eleştiriye tahammülsüzüz. Kendi uzlaşmalarını ve hesaplaşmalarını tamamlayamamış olduğumuz için ancak kendimize toz kondurmayarak, kendimizi iyi hissedebiliyoruz.
Üçüncü uzmanlaşmanın tamamlanmamış olması ve birey ve grupların otorite figürlerinden, devletten, yetkililerden bağımsızlaşmaması, siyasal kültürün hiyerarşik ve ataerkil bir atmosferde seyretmesine neden olur. Liderler üzerinden yürüyen, karar ve yetkilerin merkezileştiği bir yönetim biçimine yol açar.
Uzlaşma kültürü ve olgunlaşma açısından çok mu umutsuz durumdayız?
Gezi hareketi bu bütünleşme yolundaki en büyük ve en kapsamlı adımdı. Kabul edilmeyi istediği hükümet ve AKP’den dostça bir karşılık görebilseydi, tarihimizin en büyük devrimi olacaktı.
Gezi bir isyan olduğu kadar aynı zamanda birçok isyanda olduğu gibi anlaşılma ve kabullenilme isteği idi.
Kutuplaşmaya dayalı, kimlikler ve siyasi gruplar arası mücadelede en önemli özellik kendi yandaşlarını hatasız ve rakibi ise düşman gibi görüp her durumda rakibi kötülemek ve saldırmaktır. Rakipten bir şey istenmez, rakip zaten şeytanlaştırıldığı için iyi talepleri karşılamayacağı peşin olarak kabul edilir. Dolayısıyla da bazı şeyleri düzeltmesi istenmez, sadece yıkılması, yok olması istenir. Birinden bir şey rica etmek, bir talepte bulunmak, mesela “yeşil alanları koruyalım” ya da “ağaçları kesmeyin” demek ve bunun önemini anlatmaya çalışmak, karşıdakileri topyekun kötü olarak görmemek demektir. Meseleyi anlayabileceğini, iyi olabileceğini kabul etmek demektir.
Gezi hareketi en başından beri sadece bu talep ediş biçimi ve umuduyla bile devrimci bir niteliğe sahipti. Çünkü siyasi ve toplumsal kültürümüzde alışık olmadığımız bir uzlaşma isteğini ifade ediyordu. Birçok insan düşünebilir ki, daha evvelki hareketlerin de hep talepleri olmuştu. Ancak o talepler umutla yapılan talepler değildi, daha çok karşı tarafın zalimliğini, ya da kötülüklerini teşhir etme aracı olarak söylenen ve gerçekleşmeyeceği bilinen isteklerdi.
Kutuplaşmalar ve uzlaşmadan egemen olma istekleri üzerinden yürütülen siyaset anlayışının bir başka özelliği, rakiplerin taleplerine ve temel haklarına karşı ilgisizlik ve körlük hatta inkarcılıktır.
Mesela ülkemizde önemli bir çatışma alanı olan dinin toplumsal ve siyasi yaşamdaki yeri üzerindeki kutuplaşmada, karşılıklı olarak hakları tanıma ve saygı duyma yerine, karşı tarafın haklı taleplerini, kötü niyetli ya da tehlikeli olarak algılayıp kabul etmemeye çalışma tutumu egemendi. Laiklerin önemli bir kesimi “burada kalmaz, isteklerin sonu gelmez ve sonunda şeriata kadar gider” gibi korku ve endişelerle kamu görevlilerinin ve öğrencilerin örtünme özgürlüğünün kısıtlanmasını isterken, “dinimizde böyle bir şey yoktur” gibi komik gerekçelere sığınabilmekteydiler. Dini kuralların toplumsal yaşamda egemen olmamasını savunup, toplumsal bir meselede karar verirken dini referanslarla hareket etmek ironik bir dayatmacılık örneği olarak gösterilebilir. Tıpkı, o vakit haklı olarak kendi inançlarının ne olduğuna kendilerinin karar verebileceğini söyleyenlerin, bugün Aleviler söz konusu olduğunda cem evlerinin ibadethane mi kültür evi mi olduğuna dair kararı Alevilere bırakmamaları örneğinde olduğu gibi.
Gezi hareketi başlangıcı itibariyle yepyeni özellikler göstermekteydi ancak süreç içinde başka yepyeni nitelikler de kazandı. Bunlardan ilki, ülkemizde daha önce örneği yaşanmamış ölçüde kendinden olmayan ile dayanışma içermesiydi. Bizim kültürümüzde, hep bizden olanların acısıyla ilgilenir, ötekilerin derdiyle “enterese” olmayız. Oysa Gezi’deki ilk polis müdahalesinin ardından yardıma koşanlar, daha önce çevreci hareketlere katılmamış, kendini çevreci olarak görmeyen, daha çok, genç, apolitik ve futbol taraftarı bir kitleydi.
Süreç içinde kazanılan ikinci yepyeni nitelik, günler süren polis şiddeti ve işkence boyutundaki biber gazı ve TOMA terörünün yarattığı, “ezilenin halinden bilme”, “acı çekenle empati” yapabilme yetisinin gelişmesiydi. Gezi eylemlerine gelen insanların çoğu, daha önce başörtülü insanların itilip kakılmalarına, Kürtlerin gördüğü baskılara, Alevilerin verilmeyen haklarına karşı çok duyarlı değillerdi. Ancak öylesine baskı ve şiddet yaşadılar ki, tüm ezilenlerle kardeş oldular.Baskıcı devletin, itilip kakılmanın, aşağılanmanın, hakaret edilmesinin ne anlama geldiğini ve üstelik her şeyin nasıl medya tarafından bambaşka sunulduğunu gördüler, anladılar.. Bu dayanışma ve kardeşlik duygusu Kürtleri, Alevileri ve haksızlığa uğramış tüm insanları eşit görebilecek toplumsal uzlaşmanın anahtarı olabilir.      
Toplumsal uzlaşmaları ne ölçüde yapabileceğimiz, önümüzdeki yıllara damgasını vuracak ve geleceğimizi belirleyecek en önemli meselemizdir. Acaba başkalarının haklarını tanıyarak, onlarla uzlaşarak, bireysel ve toplumsal bütünleşmemizi mi sağlayacağız, yoksa kendi inandığımız mitleri dayatmalarla herkese kabul ettirmeye mi çalışacağız? Farklılıklarımızı zenginliğimiz gibi mi göreceğiz, yoksa farklı olan her şeyi düşman gibi görüp, yok etmeye çalışarak dar bir bakış açısına sahip, körleşmiş bir toplum mu olacağız?
Gezi hareketi bunun için çok büyük bir toplumsal potansiyelin gelişmiş olduğunu gösterdi, umuyorum ki arkası da gelecektir. Çünkü son olarak bahsedeceğim, başka bir niteliğe daha sahiptir. Otoriteden bir şey yapmasını beklemek ve kendi başına bir şey yapmamak anlayışına son verilmiştir. Çünkü Gezi, katılımcılarını ülkesine ve insanlarına sahip çıkan, otoriteye ve despotizme boyun eğmeyen, özgür ve bağımsızlaşmış bireylere dönüştürmüştür.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*